DÂVÂMIZ NEDİR, UNUTTUK MU?

DÂVÂMIZ NEDİR, UNUTTUK MU?

İnsan, yaratılışı gereği bir gâye ile var edilmiştir. Kur’ân’ın ifadesiyle “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (ez-Zâriyât, 56) İşte bu kulluk şuurunun toplumsal ve tarihî tezahürü İ’lâ-yı Kelimetullâhtır: Allah’ın kelimesini yüceltmek, tevhidi hâkim kılmak, hakkı üstün tutmak.

Bu dava, öncelikle tevhid ile başlar. Tevhid, yalnızca dilde “Lâ ilâhe illallah” demek değil; hayatın her alanında Allah’ı mutlak otorite kabul etmektir. Tevhidin karşısında ise şirk, tağut, zulüm ve bâtıl vardır. İ’lâ-yı Kelimetullâh, tevhidin izzetini koruma ve bâtılı ortadan kaldırma mücadelesidir.

Bu mücadelenin ruhu ihlâstır. İhlâs olmadan yapılan amel, riyâya dönüşür; riyâ ise ameli çürütür. İhlâs, niyetin sırf rızâ-yı İlâhî için olmasıdır. Bu yüzden İ’lâ-yı Kelimetullâh, bir şöhret arayışı değil; bir kulluk şuurudur.

Bu dava aynı zamanda cihaddır. Cihad, sadece kılıçla değil; kalemle, ilimle, tebliğle, sabırla yapılan bir gayrettir. Önce cihâd-ı ekber olan nefisle mücadele gelir. Nefsin putları kırılmadan, kalpteki mâsivâ temizlenmeden dâvâ istikamet bulmaz. Ardından emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münker gelir: iyiliği yaymak, kötülüğü engellemek.

İ’lâ-yı Kelimetullâh’ın toplumsal boyutu adalettir. Kur’ân’ın emrettiği kıst ve mîzan, yani ölçü ve denge, bu dâvânın temelidir. Adalet olmadan izzet olmaz; zulüm üzerine kurulan hiçbir düzen pâyidar olmaz.

Adalet ayakta tutulmadıkça güven tesis edilemez, hak yerini bulmaz, toplum dirlik ve düzen bulamaz. Çünkü Allah’ın kelimesini yüceltmek, sadece sözle değil; adaleti ikâme etmekle, mazlumu korumakla ve İslamî nizâmı tesis etmekle mümkündür.

Bu yolun ahlâkî temeli takvâdır. Takvâ, Allah bilinciyle yaşamak, her işte O’nun rızasını gözetmektir. Takvâ olmadan fetih, istikametini kaybeder; güç, emanetten çıkar ve istibdada dönüşür. Bu yüzden İ’lâ-yı Kelimetullâh, aynı zamanda emanet ve mesuliyet bilincidir.

Bu davada sabır vardır, sebat vardır, tevekkül vardır. Sabır, musibet karşısında direnmektir; sebat, istikametten sapmamaktır; tevekkül ise sebeplere sarılıp neticeyi Allah’a bırakmaktır. Nusret, sabredenlerle beraberdir.

İ’lâ-yı Kelimetullâh, bir fetih davasıdır. Fakat fetih, sadece şehirlerin kapılarını açmak değildir; aynı zamanda kalplerin kapılarını açmaktır. Gerçek fetih, nefsin mağlubiyetidir. Gerçek zafer, İslâm’ın yer yüzüne hâkim kılınmasıdır. Bu sebeple bu dâvâ, hem irşâd hem tebliğ, hem ıslah hem ihyâ hareketidir.

Bu dâvânın siyasal boyutu hakimiyetin Allah’a ait olmasıdır. “Hüküm yalnız Allah’ındır.” (Yûsuf, 40) Bu ilke, hayatın bütün alanlarında ilahî ölçüyü esas almak demektir. Beşerî heva ve hevesin değil, vahyin rehberliğinin üstün tutulmasıdır.

Bu yolun hedefi izzettir. İzzet, Allah’a, Resûlü’ne ve müminlere aittir. İzzet; zillete boyun eğmemek, haksızlık karşısında susmamaktır. Bu dâvâ, aynı zamanda şehâdet dâvâsıdır: Hakk’a şahit olmak, hakikati haykırmak ve gerektiğinde o hak uğruna bedel ödemektir. Şehâdet, yalnız can vermek değil; hayatı Allah için yaşamak ve son nefese kadar tevhidin şahitliğini taşımaktır.

Çünkü mümin, hem diliyle hem hâliyle hakikatin şahididir; gerekirse kanıyla da bu şahitliği mühürler.

İ’lâ-yı Kelimetullâh; Tevhidin izzeti, İhlâsın derinliği, Cihadın gayreti, Adaletin mîzanı, Takvânın nuru, Sabır ve tevekkülün direnci, Emanetin şuuru, Şehadetin zirvesidir.

Bu dava, dün olduğu gibi bugün de müminin omuzlarındadır. Her çağda sorulan soru aynıdır: Allah’ın kelimesini mi yüceltiyoruz, yoksa nefsimizi mi?

Çünkü hakikat şudur: İslâm yeryüzünde hâkim olmadıkça adalet yerleşmez; adalet yerleşmeyince zulüm kök salar; zulüm kök saldığında ise ümmet ayağa kalkamaz.

İ’lâ-yı Kelimetullâh dâvâsı, işte bu ayağa kalkışın, bu dirilişin adıdır.

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube


© Mir'at Haber