MÜSLÜMANLARIN PARÇALANMA İMTİHANI

MÜSLÜMANLARIN PARÇALANMA İMTİHANI

İslam, insanı yalnızca bireysel ibadetlerle sınırlı bir varlık olarak görmez; onu aynı zamanda ahlaki, toplumsal, siyasal ve medeniyet kurucu bir sorumluluğun taşıyıcısı olarak tanımlar. Müslüman olmak, sadece şahsi kurtuluş arayışı değil; hakikatin, adaletin, merhametin, kardeşliğin ve ümmet bilincinin yeryüzünde temsil edilmesi anlamına gelir. Bu nedenle İslam, insanı dar benliklerden, kabileci aidiyetlerden, grup taassubundan, mezhep merkezli kibirden ve cemaatçi üstünlük iddialarından arındırmak ister. Çünkü Kur’an’ın inşa etmek istediği insan, kendi grubunun adamı değil; Allah’ın rızasının, hakikatin ve ümmetin adamıdır.

Günümüzde Müslümanların en büyük zaaflarından biri, dini çoğu zaman kendi dar çevresine, kendi cemaatine, kendi meşrebine, kendi hocasına, kendi ideolojik yorumuna veya kendi siyasal aidiyetine indirgemesidir. Böyle olunca İslam’ın geniş ufku daralmakta, ümmetin büyük davası küçük hesaplara hapsedilmekte, hakikat arayışı yerini aidiyet savunusuna bırakmaktadır. Oysa İslam, hiçbir grubun özel mülkü değildir. Kur’an, hiçbir cemaatin, mezhebin, yapının, liderin veya yorumun tekeline bırakılamayacak kadar büyük, evrensel ve ilahî bir hakikattir.

Kur’an bu konuda çok açık bir uyarıda bulunur:

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, parçalanmayın.” (Âl-i İmrân 3/103)

Bu ayet, Müslümanlara yalnızca birlik çağrısı yapmaz; aynı zamanda bir ölçü de verir. Müslümanlar bir şahsın, bir grubun, bir geleneğin, bir sloganın, bir ideolojik kampın etrafında değil; Allah’ın ipi, yani vahyin ilkeleri etrafında birleşmelidir. Bu ölçü kaybolduğunda, birlik görüntüsü altında bile grupçuluk üretilebilir. İnsanlar aynı safta namaz kılabilir ama kalpleri farklı merkezlerin, farklı çıkarların ve farklı benliklerin esiri olabilir.

Grupçuluk Nedir ve Neden Tehlikelidir?

Grupçuluk, kişinin mensup olduğu yapıyı, cemaati, mezhebi, fikrî çevreyi veya hareketi hakikatin ölçüsü hâline getirmesidir. Burada asıl problem, insanların farklı ekollere, meşreplere veya cemaatlere mensup olması değildir. İnsanlar farklı ilim halkalarında bulunabilir, farklı hizmet alanlarında çalışabilir, farklı yöntemler benimseyebilir. Bu doğal ve tarih boyunca var olmuş bir durumdur. Problem, bu farklılıkların üstünlük iddiasına, dışlayıcılığa, tek doğru biziz anlayışına ve hakikati kendi yorumuyla sınırlama hastalığına dönüşmesidir.

Bugün bunun pek çok somut örneğini görmek mümkündür. Bir Müslüman, kendi cemaatinden olmayanı eksik görüyorsa; kendi hocasını dinlemeyeni yetersiz kabul ediyorsa; kendi grubunun faaliyetini İslam’ın tek sahih hizmeti gibi sunuyorsa; başka Müslümanların yaptığı hayırlı işleri küçümsüyorsa; kendi çevresini eleştirmeyi ihanet sayıyorsa; burada artık sağlıklı bir aidiyet değil, grupçuluk başlamış demektir.

Mesela bir yardım kuruluşu Gazze için çalışırken, başka bir yardım kuruluşunun gayretini kıskançlıkla küçümsüyorsa; bir cemaat gençlere Kur’an öğretirken başka bir yapının eğitim faaliyetini değersiz görüyorsa; bir Müslüman grup, “Biz olmasak bu dava yürümez” diyorsa; bir hoca çevresi, kendi yorumunu dinin kendisi gibi sunuyorsa; bir siyasal eğilim, kendi çizgisini İslam’ın tek meşru temsilcisi sayıyorsa; burada İslam’ın ruhuna aykırı bir daralma vardır.

Kur’an bu psikolojiyi şöyle tarif eder:

“Her grup kendi yanında bulunanla sevinip övünmektedir.” (Rûm 30/32)

Bu ayet, grupçuluğun psikolojisini çok net ortaya koyar. İnsan, kendi çevresini mutlaklaştırdığında artık hakikati aramaz; kendi sahip olduğu şeyle övünmeye başlar. Bu övünme, zamanla körlüğe dönüşür. Kendi hatasını görmez, başkasının iyiliğini takdir etmez, adalet duygusunu kaybeder. Böylece Müslüman, hakka teslim olan kişi olmaktan çıkıp kendi aidiyetini savunan bir fanatiğe dönüşebilir.

Dini Kendi Anlayışına İndirgemenin Tehlikesi

İslam’ın özü vahiydir. Müslümanların yorumları ise vahyi anlama çabasıdır. Bu ikisi birbirine karıştırıldığında büyük bir sorun doğar. İnsan kendi yorumunu dinin kendisi zannederse, farklı düşünen Müslümanları kolayca dışlamaya başlar. Hâlbuki hiçbir insanın anlayışı, Allah’ın mutlak muradının yerine konulamaz. Âlimler, müfessirler, fakihler, davetçiler, cemaatler ve hareketler İslam’ı anlamaya çalışırlar; fakat hiçbiri İslam’ın tamamı değildir.

Günümüzde bu sorun özellikle sosyal medya ortamında daha da belirginleşmiştir. İnsanlar birkaç kısa video, birkaç slogan, birkaç keskin cümle üzerinden dinî hükümler vermekte; insanları kolayca sapıklıkla, ihanetle, gevşeklikle veya bidatçilikle suçlamaktadır. Bir mesele hakkında derin ilim, usul, hikmet ve merhamet gerektiren değerlendirmeler; çoğu zaman öfke, beğeni alma isteği ve taraf toplama refleksiyle yapılmaktadır. Böylece din, hakikati arama alanı olmaktan çıkarılıp dijital kavga alanına dönüştürülmektedir.

Oysa Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” (Buhârî, İlim 11; Müslim, Cihâd 6)

Bu hadis, davet dilinin temel ölçülerinden biridir. Müslüman, hakikati anlatırken insanları ezmek, küçültmek, aşağılamak, mahcup etmek veya dışlamak için konuşmaz. Hakikati söylemek tavizsizliktir; ama hakikati kırıcı, kibirli ve ötekileştirici bir dille söylemek İslamî bir tavır değildir. Yumuşaklık, hakikatten vazgeçmek değildir. Tavizsizlik de sertlik, kabalık ve kırıcı olmak anlamına gelmez.

Merkezci Yaklaşım: “Biz Merkeziz, Diğerleri Eksik” Hastalığı

Merkezci yaklaşım, bir grubun kendisini İslamî çalışmanın merkezi, ölçüsü ve ana temsilcisi olarak görmesidir. Bu anlayışta kişi veya yapı şöyle düşünür: “Asıl doğru yöntem bizde, asıl sahih duruş bizde, asıl dava bilinci bizde, asıl fedakârlık bizde.” Bu düşünce açıkça söylenmese bile davranışlara yansır. Başka grupların faaliyetleri küçümsenir, başka Müslümanların çabaları görmezden gelinir, farklı yaklaşımlar hemen tehdit olarak algılanır.

Bu yaklaşımın en büyük zararı, ümmetin ortak enerjisini tüketmesidir. Bugün Müslümanların karşı karşıya olduğu meseleler çok büyüktür: Gazze’de soykırım, dünyada İslamofobi, gençlerde inanç krizi, aile kurumunun zayıflaması, ahlaki yozlaşma, ekonomik adaletsizlik, sekülerleşme, bağımlılıklar, dijital ifsat, eğitim problemleri, ümmet coğrafyasındaki savaşlar ve zulümler. Böyle bir çağda Müslümanların birbirleriyle uğraşması, kimin daha hakiki Müslüman olduğunu tartışarak enerjisini tüketmesi büyük bir basiretsizliktir.

Somut bir örnek verelim: Bir şehirde gençler arasında ateizm, deizm, ahlaki savrulma ve bağımlılık artarken; Müslüman grupların birbirlerinin sohbet halkasını, ders programını, yardım faaliyetini veya davet yöntemini küçümsemesi büyük bir kayıptır. Asıl mesele, “hangi grup daha görünür olacak?” değil; “gençlerin kalbine tevhid, ahlak, sorumluluk ve bilinç nasıl taşınacak?”........

© Mir'at Haber