İSTANBUL SÖZLEŞMESİ, SESSİZ DÖNÜŞÜM
İSTANBUL SÖZLEŞMESİ, SESSİZ DÖNÜŞÜM
İstanbul Sözleşmesi, resmî adıyla “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olarak ortaya çıkmıştır. Türkiye sözleşmeyi 2011’de imzalamış, 2012’de onay sürecine sokmuş, 2014’te yürürlüğe girmiş; 20 Mart 2021’de çekilme kararı alınmış ve 1 Temmuz 2021’de Türkiye bakımından resmî olarak sona ermiştir. Sözleşmenin görünen amacı kadına yönelik şiddetle mücadeledir. Bu amaç, ilk bakışta toplumun büyük çoğunluğunun itiraz etmeyeceği, hatta destekleyeceği bir başlıktır. Çünkü İslam da zulme, şiddete, haksızlığa ve kadının onurunun çiğnenmesine kesin biçimde karşıdır. Kur’an, “Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar” buyurur. (Nahl, 16/90). Hz. Peygamber de “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır” buyurarak aile içinde merhamet, sorumluluk ve ahlakı merkeze koymuştur. Dolayısıyla Müslüman bir toplumun kadına yönelik şiddete karşı durması için dış kaynaklı bir ideolojik metne değil, kendi vahyî ve ahlaki kaynaklarına ihtiyacı vardır.
Ancak İstanbul Sözleşmesi etrafındaki temel itiraz, şiddetle mücadele başlığına değil; bu başlığın altına yerleştirilen kavramlara, özellikle de “toplumsal cinsiyet” anlayışına yöneliktir. Sözleşme metninde “toplumsal cinsiyet” kavramı, toplum tarafından kadınlara ve erkeklere atfedilen roller, davranışlar ve nitelikler şeklinde tanımlanır. Eleştirel bakışa göre mesele tam da burada başlamaktadır. Çünkü bu kavram, zamanla yalnızca kadın-erkek arasında adalet talebiyle sınırlı kalmamış; cinsiyetin biyolojik ve fıtrî gerçekliğini geri plana iten, insan kimliğini sınırsız tercihlere açık hale getiren, aileyi ise geleneksel ve baskıcı bir yapı gibi gösteren daha geniş bir ideolojik zemine dönüşmüştür. İlk bakışta kulağa “eşitlik”, “özgürlük”, “hak”, “ayrımcılıkla mücadele” gibi olumlu kavramlarla gelen bu anlayış, derinlemesine incelendiğinde insanı Allah’ın yarattığı fıtrî bütünlükten koparan, kadınlık ve erkeklik hakikatini belirsizleştiren, aileyi ise bireysel tercihler karşısında zayıflatan bir dünya görüşü üretmektedir.
Kur’an insanı başıboş, köksüz ve sınırsız bir varlık olarak değil; yaratılış gayesi, sorumluluğu, cinsiyeti, ailesi, ahlakı ve toplumsal görevi olan bir varlık olarak tanıtır. “Ey insanlar! Şüphesiz biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık…” (Hucurât, 49/13) ayeti, insanlığın yaratılış temelini açıkça ortaya koyar. Yine “O, sizi tek bir nefisten yarattı; ondan da eşini yarattı…” (Nisâ, 4/1) ayeti, aileyi ve kadın-erkek tamamlayıcılığını insanlık düzeninin merkezine yerleştirir. Rum Suresi’nde ise “Kendileriyle huzur bulasınız diye sizin için kendi türünüzden eşler yaratması ve aranızda sevgi ve merhamet var etmesi O’nun ayetlerindendir” (Rûm, 30/21) buyrularak evlilik, sevgi, merhamet ve huzur Allah’ın ayetlerinden biri olarak gösterilir. Buna karşılık modern toplumsal cinsiyet ideolojisi, aileyi fıtrî bir sükûn ve sorumluluk alanı olmaktan çıkarıp bireyin kendini yeniden tanımladığı geçici bir tercihe indirgeme tehlikesi taşımaktadır.
Bu nedenle İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik eleştirilerin merkezinde şu soru vardır: Şiddetle mücadele adı altında topluma hangi insan anlayışı dayatılmaktadır? Eğer amaç yalnızca kadını, çocuğu ve aileyi şiddetten korumak olsaydı, bu zaten İslam’ın adalet, merhamet, kul hakkı ve emanet bilinciyle çok daha sahih şekilde yapılabilirdi. Fakat sözleşmenin etrafında oluşan dil, yalnızca şiddet karşıtlığıyla sınırlı kalmamış; “toplumsal cinsiyet eşitliği”, “cinsel yönelim”, “kimlik........
