HAK İLE BATIL AYNI YOLDA YÜRÜMEZ |
HAK İLE BATIL AYNI YOLDA YÜRÜMEZ
Bugün Müslümanların en fazla zihinsel bulanıklık yaşadığı alanlardan biri, İslami ilke ve değerlere sahip olmayan bir devlet düzenine ne ölçüde tabi olunabileceği meselesidir. Bu bulanıklık, çoğu zaman “zaruret”, “denge”, “reel politika” ya da “imkânsızlık” kavramlarıyla meşrulaştırılmaya çalışılır. Oysa Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in örnekliği bu konuda son derece nettir:
Küfür ile hak, batıl ile tevhid yan yana, iç içe, aynı hedefte yürüyemez.
Bu, bir slogan değil; Kur’an’ın siyasal, ahlaki ve ontolojik bir ilkesidir.
“Hak geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz batıl yok olmaya mahkûmdur.” (İsrâ, 17/81)
Hak ile batılın mücadelesi, uzlaşmayla değil; ayrışmayla yürür. Bu ayrışma ise kaba bir çatışma değil; ilkesel, ahlaki ve bilinçli bir duruştur.
Mekke: Güçsüzlük Değil, İlkesel Reddiyenin Adı
Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Mekke dönemi, bu meselenin en berrak tarihsel örneğidir. Mekke’de Müslümanlar güçsüzdü, sayıca azdı, sosyal ve siyasal baskı altındaydı. Buna rağmen Peygamber, ilkesiz bir uzlaşmaya asla razı olmadı.
Mekke müşrikleri, onu susturmak ve davayı etkisizleştirmek için çok açık teklifler sundular:
Servet,
Liderlik,
Siyasi otorite,
Krallık,
Güvenlik ve dokunulmazlık…
Tek şartları vardı:
Tevhid davasından taviz vermesi, hak ile batılı aynı zeminde buluşturması.
Peygamber’in cevabı ise tarihe geçen şu netlikte oldu:
“Güneşi sağ elime, ayı sol elime koysalar; ben bu davadan vazgeçmem.” (İbn Hişâm, Sîre)
Bu söz, sadece bir kararlılık beyanı değil; İslami siyasal........