KURUCU İMAMLARIN SÜNNİLİĞİNE GİRİŞ
KURUCU İMAMLARIN SÜNNİLİĞİNE GİRİŞ
Benim referans aldığım doğru ve sahih Sünnilik, kurucu imamların Kur’an ve Sünnet’e dayanan, sübutu kesin, nasstan usul dahilinde hüküm çıkaran; ceht, mücahede ve içtihatlarında hakim iktidarların çıkarlarını ve hoşnutluğunu değil, “hitapta ilahi muradı, hükümde maksadı arama” sakiyle hareket eden müçtehitlerin, kelamcıların ve mürşitlerin Sünniliğidir. Bu mülahaza ile kurumsal Sünnilik ile kurucu imamların Sünniliği arasında temel bir ayırım yaptım. Kısaca tezimi şöyle özetleyebilirim:
Sünnilik İslam dininin beşeri düzeyde yetkin alimlerin, özellikle meşru ve doğru usul kullanan müçtehitlerin tefsiri, te’vili ve içtihadıdır. Çok sayıda takipçisi olan bu zatları dört kurucu imam (Ebu Hanife, İmam Şafii, İmam Ahmet ibn Hanbel ve İmam Malik) olarak sınırlandırıyorum; aynı evsafta mezhep kuramamış başka onlarca zat da var.
Kurumsal Sünnilik ise, Emevi ve Abbasi iktidarların, onları takip eden Selçuklu ve Osmanlıların resmileştirip iktidarlarının politikalarına meşruiyet tedarik eden Sünniliktir. En mübalağalı ifadesi “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi (Zillullah fil arz)” hükmünde tebcil edilen sultana kılıç kullanmaya karar verirken Kalemiye’nin (sivil bürokrasi) “Sultanım, siz başlayın, fetva arkadan gelir!” demesidir. Bu Sünniliğin belli başlı aktörleri resmi ulema (halife veya padişahın emri altında çalışan İlmiyye zümresi) olup öncelikleri hizmetinde çalıştıkları rical-ı devlettir. Padişah ruy-i zemindir, dünyevi iradesini Sadrazam, dini iradesini Şeyhülislam temsil eder. Hint-Moğol devlet geleneğinden mülhem devletin kurucu ideolojisi dindir, ama dinin de koruyucusu devlettir. İşte kurumsal veya devlet tarafından kurumsallaştırılmış Sünnilik tamı tamına budur. Söz konusu Hint-Moğol devlet geleneğini Fatih Sultan Mehmet, Bizans Çar-Patrik ilişkisiyle besleyip tahkim etti; böylece “Devlet ebed müddet” adına “Hikmet-i hükümet” kurumsal Sünnilikle Şeriat’ın önüne ve üstüne geçti.
Müslüman dünyanın gerek Emevi gerekse Abbasiler zamanında gösterdiği sosyo-kültürel ve maddi yükseliş (medeniyet?) kurucu imamların çizgisinde ulemanın devletten bağımsız, özerk alanda gösterdikleri performansın eseridir. Bu dönemin Sünni uleması fıkıh yaparken “Sultan ne der” sormamış, Şari’in muradı ve maksadı nedir, sualine cevap arama cehdinde olmuştur.
Eşzamanlı olarak tüccar zümresi eğitim, hukuk ve manevi alanda ulema ile olumlu ilişkiler içinde olmuş, ulema-tüccar zümresi ellerinden geldiğince devletin yetki alanını daraltmaya çalışmışlardır; başarılı oldukları nispette İslam büyümüş, zayıf düştükleri nispette İslam’ın adaleti gerilemiştir. Her ne kadar Emevi fetihlerinde birinci derecede ganimet ve siyasi/askeri nüfuz tesis etme amacı rol oynamışsa da kararlı içtihatlarıyla derebeyliğe ve din/mezhep baskısına karşı fetihleri insanileştiren Sünni ulemadır.
Ulemanın fıkhi baskısı olmasaydı, ganimete doymayan Emeviler, gayrimüslimlerin İslam’a girmelerini yasakladıkları gibi, iktidarlarını sağlamlaştırmak üzere eski derebeylik sistemini ve din-mezhep baskısını devam ettirirlerdi. Ulema devletin dışında kalmışsa da, devletler yine de vergi, ceza ve devletler arası hukuku onların içtihatlarına göre düzenlemek zorunda kalmışlardır. Ebu Hanife’nin iki öğrencisinin, hocalarının hayatı pahasına reddettiği devlette görev almayı kabul edene kadar, resmi toplumun hukukunu sivil ulema düzenlemiştir. Devlet ile ulema arasındaki gerilimin esası buydu. Hukuku kim yapacak devlet mi, sivil ulema mı? Ebu Yusuf’la yetki devletin eline geçti. Bilgi üretme, bilgiyi aktarma ve ümmeti eğitme yetkisi kimin elinde olacak? Devletin mi, ulemanın mı? Nizamülmülk ve Gazzali marifetiyle devletin eline geçme sürecine girdi, Fatih’le kurumsallaştı.
İbn Mukaffa ve çevresinin bürokrasiye dahil edilmesi, halife ve sultanların kadim Sasani bürokrasisini Sünni sivil ulema yerine ikame etme teşebbüsleridir. İbn Mukaffa sarayda etkili oldukça, sivil ulemanın hukuk, eğitim ve genel toplumsal hayat üzerindeki etkileri azalmıştır. Bizanslı danışman Servilyanus veya Sasani İbn Mukaffa için, yönetimde gözlenen hedef askeri ve siyasi nüfuz sağlayan, çok vergi toplayan, askeri ve sivil bürokrasisi ulemanın içtihatlarına takılmayan, düzeni tıkır tıkır işleyen devlettir. Bizans ve Sasanilerde böyle değil miydi?
İşte Muaviye’nin sahih (m. 610-632) ve nakıs Asr-ı Saadet çağını (m. 632-661) kapatıp Bizans ve Sasani cahiliyesinden ithal ettiği kelami/felsefi doktrinle özünü değiştirdiği devlet, artık Ehl-i beyt veya Sünni sivil ulemanın öngörüleriyle idare edilebilir miydi? Sultan Hz. Peygamber’den sonra gelen (halefi) halife olmaktan çıkmış, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olmuş; devlet etrafında kümelenmiş iktidar seçkinlerini büyüttükçe büyüten, refah ve sefahatlarını arttıran bir fetih ve ganimet aracına dönüşmüştür. Fütuhat ve ganimet peşinde koşanlara göre Muaviye ve oğlu Yezid, olması gerekenleri yaptılar, başka da bir şey yapamazlardı. Bu mülahazalarla Kadir Mısıroğlu, Hz. Ali ve Ehl-i beyti naif, zayıf görüp onlara karşı mücadele eden “Hz. Muaviye ve Hz. Yezid”i yüceltir!
Hakikatte devlet büyüdükçe ahlaki ve hukuki meşruiyeti gerilemiş, giderek askeri ve maddi mukavemeti de bu gerilemeyi takip etmiştir.
Bu açıdan baktığımızda eğer İslam medeniyetinde bir çöküntü varsa, (hukukta donukluk, hurafeci tasavvuf, felsefeye husumet, tabiat bilimlerinin itibarsızlaştırılması, toprak düzeninin bozulması, ağır vergiler, saray hayatı vs.) bunun sebebi kurucu imamların Sünniliği değil, doğrudan siyasi iktidarlar ve bu iktidarlarla iş tutan kurumsal Sünniliktir.
Tarihte olup bitenler, yaşandıkları lokal zamanda kalmazlar, etkilerini sonraki zamanlara da intikal ettirirler. Tarihe takılıp kalmak büyük fecaattir ama tarihte olup bitenleri görmezlikten gelmek de “hemen ve şimdiye ait (seküler)” körlüktür. “Yeryüzünde gezip dolaşın” buyruğu üzerinde akleden insan geçmişten kendisine intikal eden mirası tetkik eder, iyi olanı devam ettirir, kötü olanı geçmişe bırakır. Yaşanmış hayatlar tekrar edilemez ama cürümler tekrar eder durur.
Tarihsel İslam’ı ve bu mirasın günümüz Reel İslam üzerindeki etkisini kritik etmek gerekirse –ki etme mecburiyetimiz var-, bu durumda bunu kurucu imamlar üzerinden yapmalıyız.
Kurucu imamlar da hatasız zatlar değildi, kendi cehtleri ve takvaları oranında görevlerini yerine getirme gayreti içinde oldular; tabii ki hata ettiler, yanıldılar, bazı meselelerin üstesinden gelemediler –mesela Ebu Hanife beş meselede tavakkuf etmiş, yani susmuş- ama genel itibariyle dört kurucu imamın büyük işler başardıklarını, meşru ve sahih Sünniliğin temel taşlarını döşediklerini ve bize hayırlı bir miras bıraktıklarını söylemek zorundayız. Kurucu imamlardan sanayi toplumunun veya dijital-postmodern dünyanın sorunlarını çözmelerini beklemek anakronizmdir. Bugünün sorunlarını bugünün müçtehitleri çözecektir. Şii fıkhın yerleşik kabulüne göre, içtihatlar müçtehitle birlikte ölür, birini taklit veya takip edeceksek, bunun yaşayan müçtehit olması gerekir. Bununla beraber, Sünni kurucu imamların, ilgi alanlardaki konularda kullandıkları usul ve yaşadıkları dönemde iktidar, devlet ve siyasete ilişkin tutumları bugün de bizim için rol model olma özelliğine sahiptir. Ama artık bir döneme ait içtihatlarla bugünün dünyası yönetilemez. İçtihatlar da kullanım süresi olan ilaçlar gibidir, kullanım tarihi geçerse, şifa vereceğine zehirler.
Sünniliği eleştiren akademisyenler, tarihte batıyı bilim, teknoloji ve üretim alanında eşzamanlı takip etmeyen Müslüman dünyanın kusur ve suçunu Sünniliğe fatura etmektedirler. Bu fikri başta Max Weber olmak üzere doğu ve İslam üzerinde çalışan sayısız oryantalist ve İslamolog işleyip durmaktadır. Bu önermenin herhangi bir gerçeklik değeri yoktur.
Bizim yapmamız gereken şey, ilkin meşru mezhepler konumundaki Sünnilik ve Şiilik, Zeydilik, İbadilik, Zahirilik arasındaki farkı ve ilişkileri anlamaya çalışmak, resmi ve sivil olmak üzere iki Sünnilik arasındaki ayırımı yaparken kurucu imamları referans almak, ama konuyla ilgili hüküm verir ve bütün dünyayı kabzası altına tutan modern durumu kritik ederken Kur’an’a ve sahih Sünnet’e başvurmak olmalıdır. Ben hayatım boyunca bunu yapmaya çalıştım.
Mesele Sünni-Şii rekabeti değildir, mezhepçi fanatiklerin kontrolünde olduğu sürece yer yer sıcak çatışmaya dönüşme istidadı olan bu rekabet kıyamete kadar sürebilir. Lakin son yarım asırdır ortaya çıkan sosyo-politik gelişmeler şunu gösteriyor ki, mevcut durumda Müslüman dünyayı daha baskın karakterde şekillendirmeye başlayan kurumsal Sünniliğin Müslüman dünyayı içine girdiği bu kabz halinden çıkaracak gücü ve imkanları yoktur, bagajında tarihin ağır yükleri var. Şiiler arasında da –en azından Sünnilerinki kadar- benzer tarihi yüklerle mezhebi Sünniliğe karşı bir bariyer olarak kullanmaya hevesli şuursuz mezhepçiler vardır.
Lakin modern zamanlara mahsus tarihsel seyri tersine çeviren gelişmeler yaşandı. Bu açıdan baktığımızda görünen gerçek şu ki, Şiilik, Sünniliğe göre daha avantajlıdır. Bunun üç sebebi var:
1. Ehl-i Şia’nın mezhepte yaptığı üç büyük reform:
a) Yüzyılda başlayan büyük tartışmada Usulilerin Ahbarilere karşı öne çıkması. Tartışmanın tarafları batı modernizmi adına tarihi ve literatürü manipüle eden batı eğitiminden geçmiş aydınlar veya akademisyenler değil, iki tarafın geleneksel ulema zümresiydi.
b) 1905’te ilan edilen Meşrutiyet’te Şii ulemanın oynadığı rol ve elde ettiği sivil ve yasal imtiyazlar, geleneksel konumlarını biraz daha güçlendirdi.
c) 1979 İslam Devrimi. İmam Humeyni ve ulemanın önderliğindeki din, İslam, din-siyaset/devlet ilişkisi, bölge algısı, düşman tanımı, yönetim, iktidar, Filistin vb. sayısız konuda temel kelami bir değişime yol açtı, söz konusu sarsıntılı değişim hala sürüyor.
Aslında Sünni dünyada da 19. yüzyılda büyük bir ihya ve ıslahat hareketi başladı, İran’daki Usuliler ayarında ilim ve fikir adamları çıktı, ama 1908 Meşrutiyet’te ve 1923 Cumhuriyet’te İran’daki gibi avantajlar elde edemediler; Çanakkale’de stoklarını tüketmişlerdi. İslamcılar tek parti döneminde ağır baskılara maruz kaldılar, 1950’lerden sonra da sağcı muhafazakar/milliyetçi partilere eklemlendiler, 21. Yüzyılın başlarından itibaren de iyice muhafazakarlaşıp küresel kapitalizme yetişmek üzere birer yük olarak gördükleri kıymetli şeyleri bir bir çöpe attılar.
2. Şiilerin ikinci avantajı tarihte kadük kalmış İslam/fıkıh kamu hukukunu İslam devrimiyle hayata geçirmeye başlamış olmalarıdır. İslam’ın muazzam bir hukuki müktesebatı var, ancak Muaviye’den başlamak üzere saltanat rejimleri yürürlükte olduğundan İslam’ın Hz. Peygamber zamanı ve raşid halifelerdeki -olumlu/sorunlu- tatbikatı veri alıp yaşanan zamanda nasıl bir kamu hukuku oluşturduğu konusu hiç gündeme gelmedi. İran, 1979’dan beri merkezinde İslam Şeriatı ve Velayet-i fakih kurumu olan bir model tecrübe etmektedir. Modeli eleştirenler, yerine bir başka modeli öneremedikleri için eleştirileri verili diktatörlüklerin, monarşilerin ve otokrat yönetimlerin kazanç hanesine yazılmaktadır.
3. İslam dünyası tarihinin en zilletli dönemini yaşıyor. Batılı emperyalistler yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızı yağmalıyor; bölgenin kalbinde yerleştirdikleri İsrail’e kirli işlerini yaptırıyor, artık Filistin tamamen İsrail’in kontrolüne geçiyor, İslami hareketlere savaş açıyor ve hiçbir Sünni ülke bu zillete karşı fiili bir tepki gösteremiyor; bırakın tepki göstermek yöneticileri meşruiyetlerini Amerika ve İsrail’e sağladıkları destekte arıyor, varlıklarını bu iki güce dayanarak ayakta tutabiliyorlar.
Bundan çeyrek asır öncesine göre Sünni halkların emperyalizme ve Siyonizm’e karşı öfkeleri törpülendi. İsrail’e öfkeleri sadece retorik düzeyinde, Suudiler ve Körfezin parasal gücü onları refah düşkünü konformist dindarlara dönüştürdü; Gazze yok olurken İsrail’e bir taş dahi atabilecek mecalleri yok. Şu ve bu motivasyonla olsun, sadece Şii dünya (İran, Hizbullah, Yemen Zeydileri) dünyanın vicdan sahibi antiemperyalist halklarını da arkalarına alarak Amerika ve İsrail’e karşı savaşıyor, 47 senedir varını yoğunu Sünni Filistin’e harcıyor.
Bu berbat konjonktürde;
a) Amerika’ya meydan okuyamayan,
b) İsrail’le doğrudan savaşı göze alamadığı için utancını hasetçilik yaparak örtbas etmeye çalışan,
c) İran’a tarihsel, milli/milliyetçi antipatisi veya husumeti olan ezik Sünnilerin elinde kullanabilecekleri tek araç kalmış: Mezhepçilik.
Mezhepçilik insanda sağlıklı analiz yapan akıl, adaletli hüküm veren vicdan bırakmaz. Bu sağlıksız ruh haletiyle mezhepçiliğe sığınanlar, Amerika’ya yaslanabiliyor, İsrail karşısında çaresiz kalıyor, Trump’tan parfüm, onay ve destek alan Arap, selefi, tekfirci figürleri lider kabul edebiliyorlar.
Oysa benim göstermeye çalıştığım gibi, Safevilerin yıkılışıyla özerklik kazanan Şiiler aslında Sünnilerin kurucu imamlarının sosyo-politik konumlarını esas aldılar, zaten başlangıç zamanında en büyük kurucu Ebu Hanife ile İmam Ca’fer es Sadık arasında iktidarlara karşı tutum belirlemede görüş ayrılığı yoktu, ama Şiiler baskılara maruz kaldıklarından yeraltına çekilmek zorunda kaldılar; kurucu imamların çizgisindeki Sünniler ise siyasi ve ahlaki tutumlarından taviz vermeden sivil-medeni konumlarını koruyabildiler.
İran Şiilileri 19 ve 20. Yüzyıllarda büyük ihya ve ıslahat yapabildiler, İslam devrimini yaparken de beslendikleri kaynaklar arasında Sünni dünyanın belli başlı akımları vardı, örneğin Cemaleddin Efgani, Muhammed İkbal, Seyyid Kutup, Mevdudi, Malik Binnebi vs.
Şiiler eğer Ahbariler mertebesinde kalsalardı tabir caizse ulema “Şii rönesansı”nı yapamazlardı. Bizim Sünni dünyanın mevcut durumu Ahbarilerin durumunun aynısıdır, hatta öndeki cemaat ve tarikatlara, Şiileri tekfir eden yazar ve çizerlere bakın Ahbarilerden bile geridedirler. Bu zatlar ve kuruluşlar, haklı olarak “İslam’da reform”a karşı çıkarlarken, reform veya ıslahatın “dinin özünde” değil, Tarihsel ve Reel din anlayışında olması gerektiğine de karşı çıkıyorlar, böylelikle donmuş, araçsallaşmış, karikatürize ekran vaizlerinin dilinde eğlenceye dönüşmüş, siyasetçilerin öngörülerine göre şekillenen bir din oluşturulmuştur. Bu atmosferde öze dönüş diyebileceğimiz bir ihya veya ıslah hareketi olmuyor.
Kurumsal Sünniliğin yapması gereken reform Kurucu İmamların Sünniliğini teşrih masasına yatırmak ve bunun üzerinden yeniden ihya veya ıslah hareketine girişmektir. Bu yazı dizisinde benim yapmaya çalıştığım budur.
Sonraki yazımızın konusu “Kurucu İmamların Sünniliği” olacak. Dört imamdan İmam Malik’le başlayacağız, inşallah.
Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.
Mirat Haber – YouTube
