Dün terörist denilenin afişlerinden bugün kırmızı halıyla devlet başkanlığına uzanan yol

Dün terörist denilenin afişlerinden bugün kırmızı halıyla devlet başkanlığına uzanan yol emperyal çıkar siyasetinin özetidir.

Daha düne kadar hakkında 10 milyon dolar ödül konulan, “Stop this terrorist” (Bu teröristi durdurun) afişleriyle dünyaya aranan bir isim… Bugün Avrupa’nın merkezinde devlet protokolüyle karşılanıyor. Bu tablo tek başına bile Batı’nın “terör”, “hukuk” ve “insan hakları” kavramlarını nasıl kullandığını anlamaya yeterlidir. Çünkü burada değişen kişi değil, değişen çıkar dengeleridir.

Yıllardır dünyaya “terörle mücadele tavizsizdir” diyen aynı merkezlerin bugün geçmişi tartışmalı bir ismi diplomatik muhatap hâline getirmesi basit bir politika değişikliği değildir. Bu, uluslararası siyasette kavramların nasıl araçsallaştırıldığını gösteren açık bir örnektir. Dün tehdit olarak gösterilen bir aktörün bugün meşru muhatap kabul edilmesi, emperyal siyasetin ilkelere değil şartlara göre şekillendiğini ortaya koymaktadır.

Bir dönem hakkında uluslararası arama afişi yayımlanan bir ismin kısa süre sonra kırmızı halıyla karşılanması bize şunu gösteriyor: Emperyal güçlerin hafızası ilkelerle değil çıkarlarla çalışır. Dün “radikal” denilen yapı bugün “denge unsuru”, dün “terör” denilen ilişki bugün “stratejik diyalog” hâline gelebilir. Bu nedenle emperyal merkezlerin kullandığı kavramlara sorgulamadan güvenmek mümkün değildir.

Bugün yaşanan tablo açık bir gerçeği bir kez daha göstermektedir: Terör tanımı evrensel değildir. Demokrasi söylemi tarafsız değildir. İnsan hakları dili eşit uygulanmamaktadır. Aynı aktör farklı şartlarda bambaşka sıfatlarla tanımlanabilmektedir. Bu da uluslararası siyasette kullanılan dilin çoğu zaman değerlerden değil güç dengelerinden beslendiğini ortaya koymaktadır.

Uluslararası ilişkilerde güçlü aktörlerin kullandığı dil çoğu zaman ilke dili değildir; strateji dilidir. Bu dil gerektiğinde değişir, gerektiğinde dönüşür ve gerektiğinde tamamen tersine çevrilebilir. Bu yüzden emperyal güçlerin açıklamalarına bakarken sadece söylenenlere değil, hangi şartlarda söylendiğine de dikkat etmek gerekir.

Şunu artık açık ve net öğrenmemiz gerekiyor: İsmi ne kadar İslam’la anılırsa anılsın, şiddeti ve terörü öne çıkaran yapılar çoğu zaman bağımsız değil; emperyal projelerin sahadaki taşeronlarıdır. Aynı şekilde din adına savaş söylemi üreten küresel aktörlerin sözlerine de sorgusuz inanılmamalıdır. Dün meydanlarda “cihat” söylemiyle kullanılan grupların bugün sessizliğe gömülmesi tesadüf değildir. Çünkü bu yapılar kendi iradeleriyle değil, kendilerini sahaya süren güçlerin talimatıyla hareket ederler.

Bugün susanlar yarın yeniden konuşacaksa bilin ki yine kendileri istedikleri için değil; ipleri elinde tutanlar istediği için konuşacaklardır. Bu yüzden emperyal merkezlerin dün “terörist” dediğine bugün “devlet başkanı” demesi bir çelişki değil, onların siyaset tarzının özüdür. Bu tablo karşısında yapılması gereken şey hayranlık değil; uyanıklık ve temkindir.

Ve artık şu gerçeği de açıkça ifade etmek gerekir: Hem Türkiyemizin hem de insanlığın adalet temelli bir dünya arayışında gerçek çıkış yolu, emperyal güç merkezlerinin çizdiği rotalarda değil; hakkı ve adaleti esas alan Milli Görüş anlayışındadır. Bu anlayışı siyaset sahnesinde temsil eden Saadet Partisi sadece bir siyasi parti değil, aynı zamanda sömürü düzenine karşı adil bir dünyanın mümkün olduğunu hatırlatan bir istikamet çağrısıdır.

Nasıl ki tufan günlerinde kurtuluşun adresi Nuh’un gemisi idiyse, bugün de asrımızın Nuh’un gemisi Milli Görüş’tür; onu temsil eden Saadet Partisi’dir. Ona binen kurtulur.


© Milli Gazete