Bugün soykırım yapamazlar çünkü Recep Tayyip Erdoğan var demek Gazze’ye bakınca nasıl inandırıcı olabilir

Konya’da gençlerle buluşan Bilal Erdoğan’ın “Geçmişte Müslümanlara soykırım yapıldı, sıkıyorsa bugün yapsınlar; yapamazlar çünkü Recep Tayyip Erdoğan var” şeklindeki sözleri ilk bakışta güçlü bir özgüven ifadesi gibi görünebilir. Ancak mesele hamasetle değil hakikatle konuşulması gereken bir meseledir. Çünkü devlet ciddiyeti sloganla değil sahadaki karşılığıyla ölçülür.

Hatta insan ister istemez şu soruyu da soruyor:

Bu sözler gerçekten sahadaki tabloyu okuyarak mı söylendi, yoksa gençlerin karşısında alkış getirecek bir cümle kurma refleksiyle mi ifade edildi?

Çünkü Gazze ortadayken, Doğu Türkistan ortadayken, Arakan ortadayken “kimse artık soykırım yapamaz” demek, milletin aklıyla değil sabrıyla sınanmak anlamına gelir. Devlet ciddiyeti iddialı cümle kurmak değil, kurulan cümlenin arkasını doldurabilmektir. Aksi halde toplumda şu kanaat oluşur:

Ya millete fazla basit bir tablo anlatılıyor ya da konuşanlar meselenin ağırlığını yeterince kavrayamıyor.

Çünkü gerçekler sloganlarla değişmez.

Bosna’da soykırım yaşandığında Müslümanlar yalnızdı; doğru. Ama bugün Gazze’de yaşananlar ortadayken “artık olmaz” demek ne kadar gerçekçi? Eğer gerçekten artık “olamaz” deniyorsa, o zaman Gazze’de aylardır süren katliamları nasıl açıklayacağız? Doğu Türkistan’daki sessizliği nasıl izah edeceğiz? Arakan’da yakılan köyleri nereye koyacağız?

Eğer artık “soykırım yapılamaz” denecek kadar güçlü bir Türkiye varsa, o zaman bu zulümler neden hâlâ devam ediyor?

Bu sorunun cevabı verilmeden kurulan her cümle, ne yazık ki siyasî bir motivasyon konuşması olmaktan öteye geçmez.

Üstelik aynı günlerde gazetelerin manşetinde başka bir gerçek daha vardı:

Karadeniz’den Boğaz’a girmeye çalışan bir Türk tankeri İstanbul’a sadece 26 kilometre kala vuruldu.

Daha İstanbul’un kapısına gelmiş bir Türk gemisini koruyamayan bir güvenlik anlayışı, dünyadaki Müslümanlara artık soykırım yapılamayacağını nasıl iddia edebilir?

Biz sizin yiğitliğinizi Gazze’den biliriz. Doğu Türkistan’dan biliriz. Arakan’dan biliriz. Mavi Marmara’dan biliriz.

Mavi Marmara’da verilen sözler hâlâ hatırlanıyor. “One minute” çıkışı hâlâ hatırlanıyor. Ama sonuçta değişen ne oldu diye soran milyonlar var.

İsrail’le ticaret tartışmaları hâlâ gündemdeyken, Gazze yanarken Türkiye’nin caydırıcı güç olarak gösterilmesi toplumun vicdanında karşılık bulmakta zorlanıyor.

Üstelik Bosna örneği üzerinden kurulan bu söylem başka bir açıdan da problemli.

Bosna’da soykırım, Müslümanların zayıflığından değil uluslararası sistemin adaletsizliğinden gerçekleşti. Bugün de aynı sistem değişmiş değil. NATO değişmedi. BM değişmedi. Güç dengeleri değişmedi. Sadece söylemler değişti.

Aynı şekilde Kudüs’te yaşananlar da ortadadır.

Tam 59 yıl sonra ilk kez Mescid-i Aksa’da bayram namazı kılınamadı.

Eğer güçlü Türkiye iddiası gerçek bir caydırıcılığa dönüşmüş olsaydı ümmetin kalbi olan Kudüs’te böyle bir tablo yaşanırken sadece açıklama yapmakla yetinilmezdi.

Tam da bu nedenle bugün yapılması gereken şey yalnızca güçlü Türkiye söylemini tekrar etmek değil; Türkiye’nin öncülüğünde D-8 ülkelerini yeniden etkin ve caydırıcı bir siyasi ve ekonomik birlik haline getirmektir.

D-8 ülkeleri gerçek anlamda güçlendirilmeden ve İslam dünyası ortak bir stratejik irade etrafında birleşmeden mazlum coğrafyaları koruyabilecek kalıcı bir caydırıcılıktan söz etmek mümkün değildir.

Millet artık kürsülerde anlatılan güçlü Türkiye’yi değil mazlumun yanında hissedilen güçlü Türkiye’yi görmek istiyor.

Çünkü güçlü devlet önce kendi gemisini korur. Sonra kendi sınırını güvenceye alır. Sonra mazlumun yanında caydırıcı şekilde durur.

Gençlere moral vermek elbette önemlidir. Ama gençlere gerçekçi bir özgüven kazandırmak daha önemlidir. Çünkü gerçek gücün temeli slogan değil stratejidir; alkış değil adalettir; söz değil duruştur.


© Milli Gazete