‘’Başka alemlerle farkımız bizim’’

Mütecaviz ABD ve İsrail’in, İran karşısındaki mağlubiyetlerine mazeret arayışına giren ABD Savaş Bakanı’nın, haber yapılmaması gereken dinimizden bahsettiği konuşması, görsel ve yazılı basında yer alınca, savunma duygusuyla sosyal medyada cevap ve reddiye yazan insanlarımıza, hassasiyetlerini ve gayretlerini hoş görerek rahmetli Mahir İz Hocamızdan bir hatırayı Mustafa Özdamar belgeseli kitaptan aynen aktaracağız.

“Abese” Sûresi’nin ilk ayetini açıklarken bazı müfessirlerin, kelime manası olan “yüzünü ekşitti yahut buruşturdu” ifadesini kullanmayıp “Tebessüm buyurmadı” şeklinde yazmalarının, bir zerafet, bir güzellik olduğunu da biliyoruz.

“1968 senesinde idi. Bir arkadaş, tercüme ettiği bir kitabı –daha piyasaya çıkmadan matbaadan ilk nüshayı alarak– Mahir İz Hoca’ya getirip takdim etmişti. Hoca kitabı alıp eve gider ve o akşam okumaya başlar. Kitabın daha ilk sayfasında Tevbe Sûresi’nin 40. Ayetinin ilk parçasının tercümesinde Fahr-i Kâinat Efendimiz hakkında ‘Kâfirler onu memleketinden kovdukları vakit…’ cümlesini görünce, Mahir Hoca’nın huzuru kaçar, âsâbı bozulur.

Türkçe kültüründen mahrum olmanın sebep olduğu, bilmeyerek yapılan bu tercüme hatası ‘Günahtır, en büyük hürmetsizliktir, sû-i edeptir’; bu sebeple Mahir Hoca ertesi sabah erkenden kitabı veren o arkadaşa gider ve durumu izah eder, anlatır. Kitabın sahibi, hatanı kabul eder, teşekkür eder ise de, bu hatânın ancak ikinci baskıda düzeltebileceğini söyler.

Mahir Hoca bu cevaptan müteessir olur ve der ki: Bütün masrafı bana ait, bunu hemen düzeltelim. Matbaada kaç adet kitap basıldı ise, o kadar sayıda ‘çıkardıkları’ kelimesi bastırıp o menfur kelimenin (yani kovdukları kelimesinin) üzerine yapıştırtalım. Bunun masrafı ne olursa ben şahsen vereceğim. Bunu yapmazsak, hem bile bile hatada ısrar etmiş oluruz.”

Mahir Hoca, kitaplar etrafa dağılmadan bu düzeltmenin sür’atle yapılması için, bu işi takip etmesini güvendiği bir dostuna havâle etmeyi de ihmal etmez. İşte Mahir Hoca’nın Resulûllah’a olan hürmeti, edep hissi, hassasiyeti ve davranış tarzını gösteren mevsuk bir hatıra…”

Canlar canı uğruna, can vermeyi, canına minnet sayan milletten olmanın bir izahı da işte böyledir!

İran Dini Lideri Ali Hamaney’in şehadetini kabullenme zorluğu yaşayanların “Ölmemiştir” temennisini, müstehzi yazılarında konu ediyor, iktidarın “Resmi Hizmete Mahsustur” sıfatlı medya elemanları.

Bizim siyasi tarihimizde de devlet adamı kaybetme hüznüne karşı bir efsane teselli cümlemiz vardı.

“Her gece kır atına binip, Yassıada’dan Eyüp’e uçan Menderes…”

Anadolu insanı arasında yayılan Yassıada günlerinin bu cümlesinden savcı Egesel’in dahi haberli olduğunu ve “Cellatın, Menderes’in boynuna geçirdiği yağlı urganı bir kere daha kuvvetle çekerken, ‘Haydi! Yine gitsene Eyüp Sultan’a’’ dediğini de yazdık (21.08.2021 tarihli yazımız – Siyaset kardeşi kardeşten ediyorken)

‘’TARİHİ ÇEVİR NAL SESİ,

KUR’AN SESİ BUNLAR!’’

“İsmet Paşa hazretlerine armağandır” takdimli “Anadolu’nun Doğu ve Cenupdoğusu” adlı kitap 1933 yılında Ankara’da yayımlanmıştır.

25 maddede tek tek adları yazılan kitap, gazete ve mecmua koleksiyonlarından faydalanarak bu kitabı yazan Kadri Kemal, 1925’lerde Sarıkamış’ta yayımlanan Varlık Gazetesi’nde bir hayli yazdığı bilgisini de verirken, “Orta Asya Türkmenleri” hakkındaki ilk dipnotu, yaşadığımız günlerin tarihçilerine belge olsun isteriz.

“İran’ın batı taraflarında yaşayan büyük Türk kabileleri arasında ‘Kaçar’ adında büyük ve sayılı bir Türk aşireti vardır. Bu aşiret İran Türklerinin başlıca büyük kabilelerinden biridir. Bunlar İran acemleri ile sık sık karıştıkları, hatta kız alıp, kız verdikleri halde bile, milliyetlerini, kavmi hususiyetlerini ve vasıflarını asla kaybetmemişlerdir. Bunlar aslen Türkmenlerdir. Vaktiyle Esterabattan gelerek Kaçan havalisine yerleşmişlerdir. 18’inci asır başlarında Kaçarlardan Fetih Ali Han adındaki kumandan, İran’da ‘Serasker’ rütbesini almış ve bu suretle İran’daki Kaçarların nüfuzu da artmıştır. Bundan sonra Aka Mehmet Şah adındaki Kaçar serdarı da İran’da Kaçar hanedanını kurmuş ve bu hanedan 1925 yılına kadar İran’a hükmetmiştir.”

Anadolu’nun Doğusu ve Cenupdoğusu’nu folklorik olarak araştıran Kadri Kemal, Sasanileri de şöyle anlatmış:

“Biliyoruz ki milâdın yedinci asrında Halife Ömer tarafından İran’a gönderilen bir ordunun istilâsı üzerine hükûmetlerine nihayet verilmiş ve fakat dört asır yaşamış bir Sasan hükûmetinin adı tarihlerde yazılıdır.

Sasan; Sasanilerin sülâlesini kuran ve küçük bir kal’a muhafızı bulunan Ardişir adındaki kumandanın büyük babasıdır. Milattan ikibuçuk asır önce Çin’den gelerek Hazer denizinin Cenup doğusundaki yurtta yerleşmiş olan Part’lar Türk idiler. Sasaniler ise bunların halefi olarak tarihte ad bırakmışlardır. Bir zamanlar Karadoğan adında bir Türk kumandanın idaresinde ve Türklerden yapılmış Sasan ordularının Doğu Anadolu’yu geçerek İstanbul surlarına kadar ilerlemiş olduklarını tarih yazmaktadır. Şu halde; Sasanilerin Türk oldukları kuvvetle ileri sürülebilir.”


© Milli Gazete