Terörün “Kürt Sorunu” diye sunulması! Osmanlı’yı yıkan şark meselesinin 21. yüzyıldaki devamıdır
Tarih, devletlere yalnızca geçmişi anlatmaz; aynı zamanda geleceğe dair güçlü uyarılarda bulunur. Büyük güçlerin hedef aldığı devletler çoğu zaman bir günde yıkılmaz. Çöküşler ani değil, uzun soluklu süreçlerin sonucudur. Önce kavramlar aşındırılır, ardından hukuki ve siyasi egemenlik alanları daraltılır; nihayetinde askeri, siyasi ve diplomatik müdahaleler devreye girer. Osmanlı Devleti’nin çözülme süreci ile Türkiye Cumhuriyeti’nin bugün karşı karşıya bulunduğu bazı tartışmalar, bu açıdan birlikte ve bütüncül bir perspektifle ele alınmalıdır.
19. yüzyılda Osmanlı Devleti’ni hedef alan büyük stratejik planın adı “Şark Meselesi” idi. Bu mesele, basit bir toprak paylaşımı projesi olmanın çok ötesinde; çok uluslu bir imparatorluğu kimlikler, cemaatler ve azınlıklar üzerinden ayrıştırmayı hedefleyen uzun vadeli bir siyasi ve diplomatik mühendislik süreciydi. “Şark Meselesi”, Osmanlı’nın askeri gücünden ziyade, siyasal ve toplumsal bağlarını hedef almıştır.
Bugün ise Türkiye Cumhuriyeti’nin karşı karşıya bulunduğu terör tehdidinin ve bazı uluslararası siyasi tartışmaların “Kürt sorunu” başlığı altında ele alınması, tarihsel bir zihniyet sürekliliğini akla getirmektedir. Bu iki dönemi birebir aynı görmek elbette doğru değildir; ancak kullanılan yöntemler, kavramlar, dış müdahale biçimleri ve psikolojik harekât teknikleri dikkatle incelendiğinde ciddi paralellikler ortaya çıkmaktadır.
TANZİMAT: TAVİZLERLE BAŞLAYAN ÇÖZÜLME (1839)
1839 Tanzimat Fermanı ile devlet, dağılmayı önlemek ve Avrupa karşısında ayakta kalabilmek için Avrupa’nın önerdiği hukuki ve idari reformlara yönelmiştir. Hukukun üstünlüğü, can ve mal güvenliği gibi ilkeler, Tanzimat’la birlikte resmî söylemin parçası hâline gelmiştir.
Ancak Tanzimat, aynı zamanda Osmanlı’nın iç düzenlemelerinin Avrupa devletlerinin doğrudan ilgi alanına girdiği bir dönemin de başlangıcı olmuştur. Reformların iç dinamiklerle değil, büyük ölçüde dış baskılarla şekillenmesi; devletin egemenlik alanında ciddi bir aşınmaya yol açmıştır.
Tanzimat sonrasında İngiltere ve Fransa başta olmak üzere büyük güçler, reformların uygulanışını yakından takip etmiş; Osmanlı’daki cemaatler “eşitlik” ve “hak” söylemleri üzerinden giderek daha fazla siyasi muhatap hâline gelmiştir. Avrupa büyükelçilikleri ve konsoloslukları, yalnızca diplomatik temsilcilik olmaktan çıkmış; özellikle Balkanlar ve Anadolu’nun bazı bölgelerinde adeta koruyucu devlet rolü üstlenmiştir.
Bu süreç, reformların toplumsal bütünlüğü güçlendirmekten ziyade, ayrılıkçı unsurların örgütlenmesine elverişli bir zemin oluşturduğunu göstermektedir.
ISLAHAT FERMANI (1856): EGEMENLİĞİN ULUSLARARASI DENETİME AÇILMASI - TAVİZLERİN DEVLETİ NASIL PARÇALADIĞININ BELGESİ
1856 Islahat Fermanı, Tanzimat’la başlayan süreci daha ileri bir noktaya taşımıştır. Ferman, Osmanlı tebaası arasında eşitlik iddiasını öne çıkarmış; ancak uygulamada Avrupa devletlerinin Osmanlı’nın iç işlerine kalıcı biçimde müdahil olmasının yolunu açmıştır.
Paris Antlaşması zabıtları incelendiğinde, İngiltere ve Fransa’nın “Hristiyan unsurların haklarını koruma” gerekçesiyle Osmanlı Devleti’nin iç düzenlemelerini uluslararası denetime tabi tuttuğu açıkça görülmektedir. İngiliz Dışişleri arşivlerinde Islahat Fermanı’nın Balkanlar’daki ayrılıkçı hareketleri hızlandırdığına dair değerlendirmeler yer almaktadır.
Burada dikkat çekici olan husus şudur: İyi niyetli reformlar, devletin egemenlik çizgisi net çizilmediğinde, dış aktörler tarafından farklı........





















Toi Staff
Sabine Sterk
Gideon Levy
Mark Travers Ph.d
Waka Ikeda
Tarik Cyril Amar
Grant Arthur Gochin
Chester H. Sunde