Siyonistlerin hurma ağaçlarını kesme görevimiz var |
Gazze’de süren saldırılar ve ortaya çıkan manzara, yalnızca insanlığın değil özelde Müslümanların da yüzüne çarpılmış ağır bir utanç vesikasıdır. Meseleyi sadece bombalar, tanklar ve yıkılan binalar üzerinden okumak eksik kalır. Çünkü bugün Gazze’de olan şey yalnızca bir savaş değil, aynı zamanda kesintisiz çalışan bir ikmal, finans ve lojistik düzenidir. Soykırım, sadece silahla değil, para ile, ticaretle, tedarik zincirleriyle ve ekonomik sessizlikle sürdürülmektedir.
Modern savaşlar cephede değil, büyük ölçüde ekonomide kazanılır ya da kaybedilir. Uzun süreli askeri operasyonlar yalnızca teknolojik üstünlükle değil, o teknolojiyi ayakta tutan sermaye akışıyla, üretim kapasitesiyle, nakliye hatlarıyla ve uluslararası ticaret ağlarıyla mümkündür. Bugün ABD’nin İran karşısında kontrollü bir üstünlük görüntüsü verip daha fazla derinleşmeden çıkış araması da savaşın eninde sonunda ekonomik sınırlara dayandığını göstermektedir. Savaş, romantik söylemlerle değil, maliyet hesaplarıyla yürür.
İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü yıkım da bu kuralın dışına çıkmamaktadır. Mühimmatın üretilmesi, ordunun beslenmesi, teknolojik altyapının korunması, ticaretin devamı ve finansal erişimin açık tutulması bu saldırıların devamlılığını mümkün kılmaktadır. Fakat burada altı çizilmesi gereken daha ağır bir gerçek vardır. İsrail, Müslüman coğrafyanın ortasında yer almasına rağmen bu vahşet boyunca herhangi bir ikmal daralması yaşamamıştır. Ne ekonomik olarak boğulmuştur, ne lojistik olarak kilitlenmiştir, ne de ticari dolaşımı anlamlı biçimde felce uğratılmıştır. Bu, sadece İsrail’in gücünü değil, bizim dağınıklığımızı, edilgenliğimizi ve iradesizliğimizi gösterir.
Gazze’de hastaneler vurulurken, üniversiteler yerle bir edilirken, çocuklar enkaz altında can verirken İsrail’in ekonomik damarlarının büyük ölçüde açık kalması basit bir uluslararası çifte standart meselesi değildir. Bu tablo, Müslüman dünyanın siyasal zaafını ve ekonomik gücünü organize etme konusundaki başarısızlığını da açığa çıkarmıştır. Kısacası mesele sadece düşmanın zalimliği değildir. Mesele, ümmetin elindeki imkânı baskıya dönüştürememesi, öfkesini stratejiye çevirememesidir.
Bence bu noktada boykotun anlamı berraklaşıyor. Boykot, duygusal bir tepki, geçici bir öfke boşalması ya da sosyal medya hassasiyeti değildir. Boykot, ekonomik davranışı siyasi ve ahlaki bir silaha dönüştürmektir. Zalim doğrudan durdurulamıyorsa, onu ayakta tutan dolaşım hedef alınır. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Güney Afrika’daki apartheid rejiminin çözülmesinde sadece diplomatik baskılar değil, küresel tüketici boykotları ve ekonomik dışlama da belirleyici olmuştur. Zalim rejimler cephede değil, pazarda, bankada ve tedarik zincirinde yenilirler.
Bugün de aynı gerçek önümüzdedir. Küresel ödeme sistemlerinden marka tercihine, yatırım akışlarından tüketim alışkanlıklarına kadar her alan, savaşın görünmeyen cephesidir. Visa ve Mastercard gibi ağlar yalnızca ödeme aracı değildir. Bunlar, küresel ekonomik düzenin dolaşım mekanizmalarıdır. Her tercih, yalnızca kişisel bir konfor kararı değildir. Bu aynı zamanda hangi düzenin ayakta kalmasına katkı sunduğumuzla ilgilidir. Bir ürünün satın alınması ya da terk edilmesi, bir markanın büyütülmesi ya da küçültülmesi, ekonomik ağlar üzerinde doğrudan sonuç üretir. Bu yüzden “benim tek başıma neyi değiştirebilirim” sorusu tamamen zaman tembelliğin ve alışkanlığın bahanesidir.
Asıl acı olan şudur: Dünya nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturan Müslümanlar, devasa bir tüketim ve pazar gücüne sahip olmalarına rağmen, bu gücü Gazze lehine etkili bir baskı aracına dönüştürememiştir. İsrail’in Müslüman denizinin ortasında hiçbir ciddi tedarik krizi yaşamadan saldırılarını sürdürebilmesi yalnızca siyasi liderliklerin değil, toplumların da iflas hanesine yazılması gereken bir tablodur. Çünkü bir halkın zulme karşı ne kadar öfkeli olduğu, en çok cebindeki tercihlerde belli olur. Diline yerleşen hamaset değil, kasadaki davranış belirleyicidir.
Gazze bize yalnızca İsrail’in vahşetini göstermedi. Aynı zamanda Müslüman dünyanın dağınıklığını, konfor bağımlılığını ve ekonomik bilinçsizlik içindeki dağınık reflekslerini de gösterdi. Bu yüzden boykot artık tali bir mesele değil, ahlaki bir yükümlülüktür. Boykot etmeyen, alternatif aramayan, tüketimini sorgulamayan herkes en azından bu düzenin kesintisiz işlemesine katkı sunmaktadır. Sert görünse de gerçek budur. Soykırım yalnızca tetiği çekenlerin değil, çarkı döndürenlerin de eseridir.
Bu çağda hurma ağaçlarını kesmek, düşmanın ikmalini kurutmak demektir. Onu besleyen markaları terk etmek demektir. Onun dolaşımını kolaylaştıran sistemi sorgulamak demektir. Siyonist rejimin bombaları kadar, o bombaları mümkün kılan ekonomik damarlar da hedef alınmadıkça vicdanî öfke tek başına sonuç üretmez.