Sosyal Devletin Siyasallaşması: Lütuf Devleti |
Devleti, insanın en zaruri ihtiyacı olan birlikte yaşama iradesinin kurumsallaşmış hali olarak görebiliriz. Birlikte yaşayacaksak hem nimete hem de külfete birlikte katlanmamız gerekiyor. Bu yüzden devleti sadece sınırları koruyan ya da asayişi sağlayan bir yapı olarak değil; aynı zamanda vatandaşının eğitimini, sağlığını, sosyal güvenliğini ve insanca yaşamasını teminat altına alan bir kurum olarak değerlendirmeliyiz. Sosyal devlet anlayışı da bu fikre dayanır. Piyasa şartları herkese eşit imkânlar sunmayabilir. Bundan dolayı devlet, dezavantajlı kesimleri korurken gelir dağılımındaki paylaşımı da dengelemek zorundadır. Temel hizmetlerden herkes aynı oranda istifade edebilmenin sağlanması yine sosyal devlet olmanın bir gereğidir.
Ülkemizde görülen ekonomik veriler ortada. Durum hiç acıcı değil. İnsanlar sadece yaşamak için çalışmak zorunda kaldıkları bir darboğazın içerisinde sıkışıp kaldılar. İnsanca yaşama standartları halkın gözünde lükse dönüşürken devlet ve zengin bir grup için lütfa dönüşmüş durumda. Artık insanca yaşamak bizzat ferdin hakkı olmaktan çıktı. Doğal olarak talep edilebilirliği de kayboldu. Bugün ülkemizde dillendirilen sosyal devlet anlayışının izdüşümü de bu bakış açılarının etkisinde şekillenmiş durumda.
Osmanlı’nın iaşeci ekonomik modelinin günümüz Türkiye’sinin sosyal devlet anlayışına yansıdığını söyleyebiliriz. Osmanlı yönetim anlayışında toplumsal istikrar önemliydi, bu yüzden padişah için tebaasının temel ihtiyaçlarının karşılanması gerekiyordu. Burada dikkat çekilmesi gereken husus, Osmanlı yönetiminin halkın temel ihtiyaçlarının karşılanmasını hak olarak değerlendirmemesi, bunu toplumsal düzen için bir gereklilik olarak görmesidir. Günümüzde ülkemizin sosyal devlet anlayışı da aynı mantığın bir izdüşümüdür. Hak merkezli olması gereken sosyal devlet anlayışı toplumsal sorunların önüne geçmek için lütuf merkezli bir anlayışı yansıtmaktadır.
Siyasetin ilkesellikten ve kurumsal olmaktan uzak; lider ve söylem üzerinden hayat bulması sosyal devletin krizini daha da derinleştirmiştir. Çünkü ilkeler üzerinden değil de; söylem ve sloganlar üzerinden yapılan siyaset, sosyal devletin araçlarını siyasi dilin malzemesi haline getirmekten geri durmamıştır. Maaş zammı oranlarının belirlenmesinde planlananın dışında liderin üzerine katkı sunması bunun en bariz örneğidir. Halk hakkı olan için bile liderden lütuf bekliyorsa ya da muhalif birisinin gündem oluşturmasına tav oluyorsa sosyal devletten değil, lütuf devletinden bahsediyoruz demektir.
Halkın bu şekilde lütuf devletin dinamiklerini içselleştirmiş olması hak arama kabiliyetini de azaltmaktadır. Aynı zamanda halkın devletle olan ilişkisinde; devlet merkezi bir role yerleşirken halk devletin bekası için tüm fedakârlıkları göstermesi gereken bir aparat konumunda kalıyor. Bu anlayış ücretli çalışanlara da, emekliye de, devletten gerekli desteği alamayan küçük esnaf ve çiftçiye de verilenle yetinmesi öğütler. Çünkü halkın sosyal devletten bu anlamda beklentisinin dayanağı hak değil, lütuftur. Devlette halkına olan desteğini onların hakkı olmasıyla değil, toplumsal düzenin muhafazasıyla açıklar. Siyasi mekanizma ise bunu siyasi malzeme olarak kullanmaktan geri durmaz. En temel insani hak olan mevzu siyasilerin seçimlerde kullandığı slogan olarak yerini alır.