Soğuk savaş sonrası umut, yönsüzlük ve küresel krizler çağı |
Berlin Duvarı’nın yıkılışı, yirminci yüzyılın son büyük siyasal eşiği olarak, yalnızca iki blok arasındaki fiziksel ve ideolojik ayrımın sona ermesi anlamına gelmiyordu. Aynı zamanda, insanlığın uzun süre boyunca taşıdığı bir felaket ihtimalinin -nükleer yok oluşun- geri çekilmesiyle birlikte, tarihsel bir ferahlama duygusu da üretmişti. O dönemde hâkim olan kanaat, liberal demokrasinin ve piyasa ekonomisinin, gecikmeli de olsa, bütün dünyaya yayılacağı yönündeydi. Sınırlar geçirgenleşecek, insanlar, mallar, imgeler ve fikirler daha serbest dolaşacak; böylece küresel ölçekte bir refah ve barış çağı başlayacaktı.
Bu beklentiler, başlangıçta bütünüyle temelsiz değildi. Doğu Avrupa’da otoriter rejimlerin çözülmesi, Avrupa Birliği’nin genişlemesi, uluslararası ticaretin artması ve teknolojik devrimler, gerçekten de insanlığın önünde yeni imkânlar açtı. Ancak paradoksal bir biçimde, bu ilerleme hissi derinleştikçe, yön duygusu da zayıflamaya başladı. Soğuk Savaş’ın katı ama öngörülebilir dengelerinin ortadan kalkması, yerini daha akışkan fakat aynı ölçüde daha kırılgan bir küresel düzene bıraktı. İlerliyorduk; fakat nereye doğru ilerlediğimiz giderek belirsizleşiyordu.
Bu yönsüzlük hâlinin en çarpıcı örneklerinden biri, Avrupa Birliği’nin geçirdiği dönüşümdür. Sovyet blokunun çözülmesi, Birlik açısından tarihsel bir zaferdi. Kıta Avrupası halklarına sunulan iki büyük yol ayrımında, biri açıkça tıkanmış, diğeri ise ufka kadar açılmış görünüyordu. Bu nedenle eski Doğu Avrupa ülkelerinin tamamı Birliğin kapısını çaldı; kabul edilmeyenler dahi üyeliği bir gelecek ideali olarak taşımayı sürdürdü. Ancak tam da bu zafer anında, Avrupa’nın kendisi ne yapacağını bilemez hâle geldi.
Avrupa Birliği, bugün, geçmişte olduğundan daha fazla biçimde, kendi kimliğini, sınırlarını ve tarihsel misyonunu sorguluyor. Bir yandan, onu oluşturan ulusların yurtseverliklerini aşan bir “Kıta Avrupası yurtseverliği” etrafında siyasal, askerî ve diplomatik olarak bütünleşmiş bir federasyona dönüşme ihtimali tartışılıyor. Öte yandan, egemenliklerinden vazgeçmek istemeyen ulusların oluşturduğu gevşek bir ortaklıkla yetinme eğilimi ağır basıyor. Bu ikilem, yalnızca kurumsal bir tercih meselesi değildir; Avrupa’nın dünya........