Ramazan’da yağan bombalar |
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik bombardımanı, yalnızca askeri bir operasyon değildir; aynı zamanda küresel siyasetin geldiği eşiğin de bir ilanıdır. Ramazan ayında gerçekleştirilen bu saldırı, modern jeopolitiğin artık sembolik eşiklere, kutsal zamanlara, kolektif hafızalara hiçbir atıf yapma ihtiyacı duymadığını gösteriyor. Güç, kendisini meşrulaştırmak için artık ahlaki bir dile ihtiyaç duymuyor; yalnızca teknik bir güvenlik söylemi yeterli görülüyor.
Bu noktada asıl mesele yalnızca İran değildir. İran’ın rejimi, iç politik yapısı, bölgesel müdahaleleri ayrı bir tartışma başlığıdır. Ancak egemen bir ülkeye yönelik doğrudan askeri saldırı, uluslararası düzenin temel ilkelerinin askıya alındığını gösterir. Bir zamanlar en azından retorik düzeyde savunulan “uluslararası hukuk”, “egemenlik”, “orantılılık” gibi kavramlar bugün yalnızca güç sahiplerinin ihtiyaç duyduğunda başvurduğu araçlara dönüşmüş durumdadır.
ABD’nin Soğuk Savaş sonrası dönemde inşa ettiği tek kutuplu düzen, artık bir “kaos düzeni”ne evrilmiştir. Bu düzen, kuralsızlığı kurala dönüştürmektedir. Müdahale, yaptırım, hedefli suikast, ekonomik abluka ve medya üzerinden yürütülen psikolojik savaş; hepsi yeni normalin parçalarıdır. Küresel sistem, kurallara dayalı bir düzen değil; güç temelli bir hiyerarşi üretmektedir. Ve bu hiyerarşi, kendisine itiraz eden her aktörü “tehdit” olarak kodlamaktadır.
Burada dikkat çekici olan yalnızca bombardımanın kendisi değil, bombardımanı dört gözle bekleyen zihinsel iklimdir. Mezhepsel, etnik ya da ideolojik saiklerle hareket ederek dış müdahaleyi alkışlayan bir tutum, yalnızca siyasi bir tercih değil, aynı zamanda bir özgüven krizinin yansımasıdır. Bir toplum kendi iç sorunlarını dış güçlerin bombalarıyla çözmeyi umuyorsa, orada derin bir izzet problemi vardır. Bu, yalnızca siyasal bir zaaf değil; varoluşsal bir kırılmadır.
Medyanın dili ise bu kırılmayı meşrulaştıran başlıca araçtır. “Önleyici saldırı”, “stratejik hedef”, “nükleer tehdit”, “bölgesel istikrar” gibi kavramlar, sivil kayıpların ve yıkımın üzerini örten teknik maskelere dönüşmektedir. Güvenlik söylemi, ahlaki sorgulamayı askıya almak için kullanılmaktadır. Oysa hiçbir kavram, gökten yağan bombaların sesini estetize edemez.
Eğer mesele gerçekten “rejimle mücadele” ise, o halde küresel ölçekte birçok otoriter yapı aynı kriterlere tabi tutulmalıdır. Fakat pratikte görülen, müdahalenin evrensel bir ilkeye değil, jeopolitik çıkar hesaplarına dayandığıdır. Bu çifte standart, uluslararası sistemin normatif iddiasını zayıflatmakta; güce dayalı çıplak bir siyaset üretmektedir.
İran bugün hedef olabilir; dün Irak hedefti, yarın başka bir ülke olacaktır. Bu zincirin mantığı değişmemektedir. Güç dengesi içinde konumlanamayan ya da hegemonik çizgiye uymayan her aktör potansiyel hedefe dönüşmektedir. ABD ve İsrail ise bu müdahaleleri güvenlik ekseninde çerçeveleyerek kendi stratejik üstünlüklerini tahkim etmektedir.
Mesele, İran’ı sevmek ya da sevmemek değildir. Mesele, bombardımanın bir siyaset aracı olarak normalleşmesine karşı çıkmaktır. Bir ülkenin rejimini eleştirmek başka bir şeydir; o ülkenin bombalanmasını alkışlamak bambaşka bir şey. İlki siyasal bir pozisyondur; ikincisi ise güç karşısında edilgenleşmiş bir bilinç hâlidir.
Müslüman dünyada uzun süredir devam eden izzet ve özgüven krizinin temelinde de bu edilgenlik yatmaktadır. Tepki üretmeyen, ilkesel bir duruş geliştiremeyen, adaleti yalnızca kimlik üzerinden tanımlayan bir yaklaşım, kendi ahlaki zeminini de aşındırır. Onur, mezhebe göre değişen bir kategori değildir. Adalet, etnik kökene göre dağıtılan bir lütuf değildir.
Bugün suskunluk, yarının daha büyük müdahalelerine davetiye çıkarır. Küresel sistem, sessizliği rıza olarak okur. Bu nedenle mesele yalnızca İran değildir; mesele, savaşın ve bombardımanın siyasal bir enstrüman olarak meşrulaştırılmasına karşı evrensel bir ilke geliştirebilme meselesidir.
Gerçek soru şudur: Kuralsızlığın kurala dönüştüğü bir dünyada, adalet nasıl savunulacaktır? Güç merkezlerinin çizdiği sınırlar içinde kalarak mı, yoksa evrensel bir ahlaki ilke zemininde mi?
Eğer insanlık hâlâ ortak bir vicdan iddiası taşıyorsa, bu tür saldırılar karşısında sessiz kalamaz. Çünkü bugün bir ülkenin semalarında patlayan bombalar, yarın başka bir coğrafyada aynı sesi üretir. Ve o ses, yalnızca yıkımı değil; insanlığın ahlaki eşiğinin biraz daha geriye çekildiğini de ilan eder. Hoşça bakın zatınıza…