Özne olmanın eşiğinde |
Bir toplumun gerçek gücü, sahip olduğu ekonomik imkânlarla, askerî kapasiteyle ya da siyasal iktidarın büyüklüğüyle ölçülemez. Asıl güç, bir toplumun kendisi üzerine düşünebilme yeteneğinde ortaya çıkar. Ne olduğumuzu, neden böyle olduğumuzu ve nereye gitmek istediğimizi sorabiliyorsak, hâlâ özne olma imkânımız vardır. Bu soruları sormaktan vazgeçtiğimizde ise başkalarının ürettiği anlamların, korkuların ve hedeflerin taşıyıcısı hâline geliriz.
Bugün İslam dünyasının en önemli sorunlarından biri tam da burada ortaya çıkıyor: “Kendi üzerine düşünebilen bir toplum olma niteliğimizi giderek kaybediyoruz.” Farklı siyasal ve kültürel çevreler arasında büyük ayrılıklar var. Fakat bu ayrılıkların altında daha derin bir ortaklık bulunuyor. Seküler çevrelerin bir bölümü kendi kabullerini sorgulanamaz doğrular hâline getirirken, muhafazakâr ve dindar çevrelerin bir bölümü de din, gelenek ve kimlik adına aynı şeyi yapıyor. Bir tarafta modernliğin, diğer tarafta geleneğin otoritesi beliriyor. Her iki durumda da insanın kendi aklını kullanma sorumluluğu başkasına devrediliyor.
Oysa düşünce, ancak kendisine çizilen sınırları sorgulayabildiğinde düşüncedir. Buradaki temel mesele sekülerlik ya da dindarlık değildir. Mesele, “insanın kendi muhakemesini hangi ölçüde koruyabildiğidir.” Bir liderin, cemaatin, partinin, ideolojinin veya kültürel çevrenin bizim adımıza düşünmesine izin verdiğimizde, zamanla yalnızca özgürlüğümüzü değil, düşünme yeteneğimizi de kaybederiz. Bunun en görünür sonucu popülizmdir. Popülizm, karmaşık sorunlara basit cevaplar verir. İnsanların korkularını, öfkelerini ve aidiyetlerini harekete geçirir; fakat çoğu zaman onları düşünmeye değil, taraf olmaya çağırır. Böylece siyaset, ortak meseleleri konuşma alanı olmaktan çıkar ve kimliklerin birbirleriyle mücadele ettiği bir alana dönüşür.
Bugün hakikatin kendisinden çok, “kimin söylediği” önem kazanıyor. Aynı söz kendi grubumuzdan geldiğinde doğru, karşı taraftan geldiğinde yanlış kabul edilebiliyor. Böyle bir ortamda hakikat, siyasal aidiyetin arkasında kayboluyor. Bu, yalnızca bir siyasal sorun değildir. Aynı zamanda ciddi bir ahlaki ve entelektüel sorundur.
Çünkü insanın düşünme yeteneğini kaybetmesi, onu manipülasyona açık hâle getirir. Propaganda, medya, para, korku ve aidiyetler üzerinden şekillendirilen bir toplumda insanlar kendi tercihlerini yaptıklarını düşünürken, çoğu zaman kendilerine önceden hazırlanmış seçenekler arasından seçim yaparlar. Bu nedenle özgürlük meselesini yalnızca hukuki ve siyasal özgürlüklerle sınırlamak yeterli değildir. “Düşünsel özgürlük olmadan siyasal özgürlüğün de kalıcı olması mümkün değildir.”
İslam dünyası açısından mesele daha da önemlidir. Çünkü İslam yalnızca bir kimlik veya kültürel aidiyet değildir. Aynı zamanda adalet, sorumluluk, merhamet, özgürlük ve insan onuru üzerine düşünmeyi gerektiren evrensel bir ahlak ve anlam........