Koşunun görünmeyen kasları

1968 Boston Maratonu’nun galibi Amby Burfoot bir yerde şöyle diyordu: “Motivasyon bir beceridir. Öğrenilebilir ve pratik edilebilir.” Modern spor bilimi, artık bu cümlenin romantik bir motivasyon aforizması olmadığını; biyoloji, psikoloji ve performans arasındaki ilişkiyi açıklayan ciddi bir gerçek olduğunu söylüyor. Çünkü insan bedeni çoğu zaman kaslarının değil, zihninin sınırlarına çarpıyor.

Uzun yıllar boyunca spor kültürü dayanıklılığı yalnızca fizyolojik kapasite üzerinden okumayı tercih etti. Daha yüksek oksijen tüketimi, daha güçlü kaslar, daha düşük yağ oranı, daha iyi kondisyon… Sanki başarı, yalnızca bedenin matematiğiyle açıklanabilirmiş gibi. Oysa son yıllarda yapılan araştırmalar, koşunun görünmeyen tarafını açığa çıkardı: İnsan, çoğu zaman bacakları yorulduğu için değil, zihni yorulduğu için duruyor.

Bugün maratonların, ultramaratonların ve uzun mesafe yarışlarının gerçek sahnesi asfalt değil; insan zihnidir.

Modern insanın gündelik hayatı düşünüldüğünde bu durum şaşırtıcı değildir. Sabah alarmıyla başlayan, ekranlar arasında geçen, sürekli karar vermek zorunda kalan bir çağda yaşıyoruz. Yorulan yalnızca beden değil; dikkatimiz, sabrımız ve irademiz de tükeniyor. İşte tam bu noktada koşu, sıradan bir egzersiz olmaktan çıkıp psikolojik bir laboratuvara dönüşüyor. Çünkü uzun mesafe koşusu, insanı kendisiyle baş başa bırakan nadir deneyimlerden biridir.

Kalabalığın içinde yaşayan çağdaş insanın en büyük korkularından biri sessizliktir. Koşu ise tam olarak bunu üretir. Bir noktadan sonra müzik bile yetmez. Nefesiniz, ayak sesiniz ve zihniniz kalır geriye. İşte o anda insan kendi iç sesiyle karşılaşır: “Yavaşla.” “Bugün bırak.” “Zaten yeterince koştun.” Dayanıklılık sporlarının asıl gerilimi burada başlar.

Samuele Marcora gibi spor........

© Milli Gazete