Hayatın değeri

“Suyun değeri kuyu kuruyunca anlaşılır.” Bu söz, insanın çoğu zaman sahip olduğu nimetin farkına ancak onu kaybettiğinde vardığını anlatan kadim bir hakikati dile getirir. Günlük hayatın sıradanlığı içinde elimizin altındaki imkânları, huzuru, güveni ve en önemlisi barışı çoğu zaman sıradanlaştırırız. Oysa bu sözün hatırlattığı kıymetli şey, barış zamanında yapılmayan emeklerin savaşın karanlık bulutları çökünce anlaşılır şeklinde oluyor. Yani mesele yalnızca bir nimetin kaybı değil; o nimetin var olduğu zaman diliminde gereğinin yapılmamış olmasıdır. Barış sadece bir durum değil, aynı zamanda bir imkândır. Ve bu imkân, hazırlık yapılmadığında, kıymeti bilinmediğinde, bir anda elimizden kayıp gidebilir.

Bugün birey olarak da toplum olarak da yaşadığımız en büyük krizlerden biri, sahip olduğumuz imkânların anlamını derinlikli bir şekilde kavrayamıyor oluşumuzdur. Huzur varken sabrı öğrenmeyiz, bolluk varken paylaşmayı ihmal ederiz, güven içindeyken dayanışmayı erteleriz. Fakat kriz anı geldiğinde, eksikliğini hissettiğimiz her şeyin aslında ne kadar hayati olduğunu idrak ederiz. Bu yüzden “kuyu kuruduğunda” gelen farkındalık, çoğu zaman geç kalınmış bir idraktir.

Enbiya Suresi’nde bir sahne var çok ibretlik bir durum arz ediyor: “Bazen peygamberler dahi yapayalnız hissetmiştir. Buna rağmen Allah'a yöneldiler.” Bu ifade, insanın varoluşsal yalnızlığını ve bu yalnızlık karşısında takındığı tavrın ne kadar belirleyici olduğunu gösterir. Peygamberler gibi seçilmiş ve ilahi rehberlikle desteklenen insanlar bile zaman zaman yalnızlık hissine kapılmışsa, sıradan insanın bu duyguyu yaşaması kaçınılmazdır. Ancak burada belirleyici olan şey, bu yalnızlık hissinin insanı nereye yönlendirdiğidir.

Bize ne oluyor ki en ufak şeylerde dağılıyor yolumuzu, rotamızı kaybediyoruz. Gündelik hayatın telaşı, sıkıntılar… toplumsal veya uluslararası konularda hemen dağılıveriyoruz. Bu dağılma hâli, modern insanın en belirgin kırılganlıklarından biridir. Dikkatimizin sürekli bölündüğü, anlamın parçalandığı, hızın derinliğin önüne geçtiği bir çağda yaşıyoruz. Bu yüzden küçük bir kriz bile büyük bir savrulmaya dönüşebiliyor. Oysa geçmişte insanlar daha büyük zorluklarla karşılaşmalarına rağmen daha sağlam bir iç dengeye sahipti. Bunun temel nedeni, hayatı anlamlandıran güçlü bir referans çerçevesine sahip olmalarıydı.

Oysa inancı olan kişi asla kaybolmaz. Barış içinde (iç) olan kişi yolunu kaybetmez. Neden mi? Çünkü Şuara (78) Suresi’nde Allah: “Beni yaratan elbet yolumu gösterir” diyerek bize büyük bir kapı açıyor. Bu ayet, insanın ontolojik güvenliğini tesis eden bir ilkedir. Yani insan, kendi varlığını bir tesadüfler zinciri olarak değil, bilinçli bir yaratımın parçası olarak gördüğünde, yönünü kaybetmez. Çünkü yönünü belirleyen şey artık dış koşullar değil, içsel bir teslimiyet ve güven duygusudur.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, inancın sadece teorik bir kabul değil, pratik bir rehber olmasıdır. İnanç, insanın kriz anındaki reflekslerinde kendini gösterir. Zorluk karşısında paniklemek yerine sabretmek, belirsizlik karşısında dağılmak yerine toparlanmak, yalnızlık karşısında umutsuzluğa kapılmak yerine yönelmek… İşte inanç, bu dönüşümü mümkün kılar.

Batı Trakya Türklerinin merhum lideri Sadık Ahmet'in çok sevdiğim bir ölçüsü var, bugün güçlüden yana olmak isteyenlerin alnına çalınacak bir söz, bir hayat prensibi; “Benim önüme bir tabak iyi yemek koyup da boynumdan istedikleri yere çekeceklerse, dağdaki zayıf kurt gibi yaşamayı, o hali vakti yerindeki köpeğinkine tercih ederim.” Bu söz, özgürlük ile konfor arasındaki kadim gerilimi çarpıcı bir şekilde ortaya koyar. İnsan çoğu zaman rahatlık uğruna bağımsızlığından vazgeçmeye meyillidir. Oysa izzetli bir hayat, bedel ödemeyi göze almayı gerektirir.

“Zayıf kurt” metaforu burada son derece anlamlıdır. Zayıf olabilir, yalnız olabilir, zor şartlar altında yaşayabilir; ancak özgürdür. Kendi yönünü kendi belirler. Buna karşılık “hali vakti yerinde köpek” ise konfor içindedir, ama iradesi başkasının elindedir. Bu tercih, aslında insanın varoluşsal bir tercihidir: Ya kendi olmanın riskini alacak ya da başkasının belirlediği sınırlar içinde güvenli ama edilgen bir hayat sürecektir.

Bugün bütün dünyanın odağı, kıblesi, şirazesi aynı yerden kırılmıyor mu? Küresel ölçekte baktığımızda da benzer bir eğilim görmek mümkündür. Güç merkezlerinin belirlediği normlar, değerler ve yönelimler, birçok toplumu kendi özgün kimliğinden uzaklaştırmaktadır. Ekonomik bağımlılıklar, kültürel etkiler ve siyasi baskılar, toplumları “konforlu ama bağımlı” bir yaşam tarzına sürüklemektedir. Bu noktada Sadık Ahmet’in sözü, sadece bireysel bir tercih değil, aynı zamanda kolektif bir duruş çağrısıdır.

İnsan için, toplumlar için, devletler için lazım olan şey de sanki o zayıf kurt'un dik durabilme iradesi ve kudreti olmalıdır. Bu irade, sadece fiziksel bir direnç değil, aynı zamanda ahlaki ve entelektüel bir duruştur. Kendi değerlerini koruyabilmek, doğru bildiğini savunabilmek, haksızlık karşısında susmamak… Bunların hepsi, o “dik durabilme”nin tezahürleridir.

Sualleri doğru sormazsan sadece nefsinin hoşuna gidecek cevaplara erişirsin. Bu cümle, düşünsel disiplinin temelini oluşturan bir ilkedir. İnsan çoğu zaman gerçeği aramaz; kendi arzusunu doğrulayacak cevapları arar. Bu yüzden sorularımız, aslında zihinsel niyetimizin bir yansımasıdır. Eğer soru yanlışsa, cevap doğru olsa bile bizi hakikate götürmez.

Onun için unutmamalı ki: “Sual de cevap da bilgiden doğar.” Bilgi burada sadece enformasyon değil; aynı zamanda hikmettir. Yani neyi, neden sorduğunu bilmek… Sorunun arkasındaki niyeti sorgulamak… Bu bilinç olmadan yapılan her arayış, insanı yüzeysel cevaplara mahkûm eder.

Bir yer tayin edeceksek kendimize, ölçütlerimizi gözden geçirip ölçülerimizi doğru bir şekilde yerli yerine oturtmamız gerekiyor. Bu hem bireysel hem de toplumsal bir muhasebedir. Hangi değerleri esas alıyoruz? Başarıyı neyle ölçüyoruz? Gücü nasıl tanımlıyoruz? Bu sorulara verdiğimiz cevaplar, hayatımızın yönünü belirler.

İzzetli bir yaşamın anahtarı da ölçülerde gizlidir. Ölçü, insanın sınırlarını ve sorumluluklarını belirleyen bir mihenk taşıdır. Ölçüsüzlük ise savrulmayı beraberinde getirir. Ne aşırıya kaçmak ne de eksik kalmak… Dengede kalabilmek, işte asıl mesele budur.

Sonuç olarak, “kuyu kuruduğunda” gelen farkındalığı geciktirmemek için, barış zamanında emek vermek, yalnızlık anında yönelmek, konfor karşısında özgürlüğü tercih etmek ve her şeyden önemlisi doğru sorular sormak zorundayız. Çünkü insanı ayakta tutan şey, sahip oldukları değil; onları nasıl anlamlandırdığıdır. Ve bu anlamlandırma, ancak sağlam ölçülerle mümkündür. Hoşça bakın zatınıza…


© Milli Gazete