Gücün Sapması ve Küresel Krizin Eşiğinde İnsanlık

Soğuk Savaş’ın sona erdiği yıllar, yalnızca iki kutuplu bir jeopolitiğin çözülüşüne değil, aynı zamanda insanlığın geleceğine dair güçlü bir iyimserliğe de sahne olmuştu. Berlin Duvarı’nın yıkılışı, nükleer felaket korkusunun geri çekilişi ve ideolojik bloklaşmanın çözülmesi, liberal demokrasinin ve piyasa ekonomisinin dünya ölçeğinde yayılacağına dair neredeyse teleolojik bir beklenti doğurmuştu. Bu beklentinin en görünür sonuçlarından biri, Asya’nın büyük uluslarının -başta Çin ve Hindistan olmak üzere- hızlanan ekonomik kalkınma hamleleri oldu. Yüz milyonlarca insan, tarihte ilk kez, kendilerinden uzun süre esirgenmiş bir tüketim evrenine adım attı.

Bu dönüşüm, ahlaki açıdan tartışmaya kapalı bir gerçeği de beraberinde getirir: Buzdolabı, çamaşır makinesi, temiz su, yeterli besin, tıbbi bakım, eğitim, ulaşım ve eğlence gibi imkânlar, Batı toplumlarının uzun süredir “normal” kabul ettiği yaşam unsurlarıdır. Bu imkânların Asya, Latin Amerika ya da Afrika toplumlarına çok görülmesi için ne etik ne de siyasal bir gerekçe vardır. Üstelik artık bu sürecin tersine çevrilmesi de mümkün değildir. On yıllar boyunca bu halklara “daha çok çalışmaları, daha fazla üretmeleri ve tüketmeleri” öğütlenmişken, şimdi aynı tüketim biçimlerine erişmeleri karşısında bir panik havası estirilmesi derin bir çelişkiyi ele verir.

Ne var ki tam da bu noktada, kalkınmanın niceliksel başarısı ile gezegenin sınırlı yapısı arasındaki gerilim kendisini dayatır. Çin’de, Hindistan’da, Rusya’da ve Brezilya’da büyüyen orta sınıflar, küresel ölçekte eşi görülmemiş bir tüketim potansiyeli yaratmaktadır. Eğer birkaç milyar insan, kişi başına Avrupalılar ya da Japonlar düzeyinde bir tüketime yönelirse, bunun ekolojik ve ekonomik sonuçlarının yıkıcı olacağı açıktır. Petrol, tatlı su, hammaddeler, tarım ürünleri ve enerji kaynakları üzerindeki baskı; yalnızca çevresel bir kriz değil, aynı zamanda sert bir jeopolitik rekabet alanı doğurmaktadır. Kaynaklarını korumaya çalışanlarla, bu kaynaklara el koymak isteyenler arasındaki mücadele, yeni ve kanlı çatışmaların zeminini hazırlamaktadır.

Bu bağlamda küresel bir durgunluk, yüzeysel olarak bakıldığında, tüketimin ve üretimin yavaşlamasıyla gerilimleri azaltabilir gibi görünür. Ancak tarihsel deneyim, ekonomik krizlerin aynı zamanda toplumsal ve siyasal patlamalara yol açtığını göstermektedir. Bir ulusun ekonomik yükseliş beklentisi aniden kesintiye uğradığında ortaya çıkan hayal kırıklığı, çoğu zaman ideolojik radikalleşme, iç çatışma ve dış düşman üretimiyle telafi edilmeye çalışılır. 1929 Büyük Bunalımı, bu dinamiğin en çarpıcı örneğidir: Ekonomik çöküş, yalnızca yoksulluğu değil, fanatizmi, otoriterliği ve dünya ölçeğinde yıkıcı savaşları da tetiklemiştir.

Bugün içinde bulunduğumuz küresel eşik, bu tarihsel örneği ürkütücü biçimde çağrıştırmaktadır. Yine de insanlık tarihinin her krizi, aynı zamanda bir bilinç sıçraması ihtimalini de içinde taşır. Önümüzdeki sarsıntılar, insanlığı daha güçsüz ve yaralı kılabilir; fakat aynı zamanda daha olgun, daha temkinli ve daha kolektif bir akla zorlayabilir. Dayanıksız bir sal üzerinde, yeni bir ortak serüvene çıkmak zorunda kalabiliriz.

Bu ekonomik ve ekolojik gerilimlerin siyasal yansıması ise özellikle Batı dünyasında, daha doğrusu Batı’nın merkezinde belirginleşmektedir. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana Batı’nın -özellikle de Amerika Birleşik Devletleri’nin- dünya ekonomisindeki göreli ağırlığı istikrarlı biçimde gerilemektedir. Buna karşın, askeri üstünlük büyük ölçüde korunmuştur. Ortaya çıkan asimetrik tablo, son derece tehlikeli bir eğilimi beslemektedir: Ekonomik ve ahlaki meşruiyetle sürdürülemeyen küresel liderliğin, askeri güç yoluyla muhafaza edilmeye çalışılması.

Bu eğilim, Soğuk Savaş sonrası dönemin en çelişkili ve en problemli sonuçlarından biridir. Barış ve uzlaşma vaat eden bir dönemin, neredeyse kesintisiz askeri müdahalelerle anılması tesadüf değildir. 1989’un sonunda Panama’ya yapılan müdahaleden başlayarak Irak, Somali, Haiti, Bosna, Afganistan ve yeniden Irak’a uzanan askeri operasyonlar zinciri, savaşın “son çare” olmaktan çıkıp bir tür küresel yönetim tekniğine dönüştüğünü düşündürmektedir. 11 Eylül saldırıları bu eğilimi hızlandırmış ve kısmen meşrulaştırmış olsa da söz konusu sapmanın kökleri daha eskidir.

Bu müdahalelerin her birinde belirli gerekçeler ileri sürülebilir; ancak asıl kaygı verici olan, müdahalelerin sürekliliği ve normalleşmesidir. Sanki askeri güç, yalnızca bir savunma aracı değil, aynı zamanda küresel düzenin disiplin mekanizması hâline gelmiştir. Bu durum, eski sömürge imparatorluklarının “ibret olsun” diye yürüttükleri cezalandırıcı seferleri hatırlatan bir zihniyetin geri dönüşünü çağrıştırmaktadır.

Üstelik bu sapmanın, tek bir yönetimin -örneğin George W. Bush döneminin- politik tercihleriyle sınırlı olmadığı da giderek daha net görünmektedir. Ekonomik ağırlığı azalan, borç yükü artan ve kaynakları tükenen bir süper gücün, elindeki en güçlü aracı, yani askeri kapasitesini daha sık ve daha hoyratça kullanma eğilimi yapısal bir soruna işaret eder. Bu, yalnızca Amerika’nın değil, küresel düzenin krizidir.

Nihayetinde, bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, kalkınmanın ahlaki meşruiyeti ile tüketimin fiziksel sınırları; küresel eşitlik talebi ile ekolojik gerçeklik, ekonomik gerileme ile askeri tahakküm arasındaki çelişkilerin kesişim noktasında şekillenmektedir. Bu çelişkiler ya daha büyük çatışmalara yol açacak ya da insanlığı, zorunlu olarak, yeni bir dayanışma ve paylaşım fikrine itecek. Hangi yolun seçileceği, yalnızca büyük güçlerin değil, bütün insanlığın siyasal ve ahlaki olgunluğuna bağlıdır. Hoşça bakın zatınıza…


© Milli Gazete