Beklemiyorum, duruyorum

Geçen gün arkadaşlarla sohbet ederken yol ağzında duran bir genci fark ettiklerini ve onunla yaşadıkları bir durumu naklettiler. Ne bir telaşı var ne de bir yönü. Yanına yaklaşıp soruyorlar: “Nereye gidiyorsun? İstersen bırakabiliriz.” Genç, kısa bir tereddütten sonra cevap veriyor: “Bir yere gitmiyorum. Otobüs de beklemiyorum… Sadece duruyorum.” Bu cevap, ilk bakışta tuhaf bir dil sürçmesi gibi gelebilir. Oysa değil. Tam aksine, kelimelerin varoluşu nasıl farklı anlam ufuklarına taşıdığını gösteren berrak bir an bu. Çünkü çoğu zaman “durmak” ile “beklemek”i aynı tecrübenin iki biçimi zannederiz. Oysa biri, diğerinin sessiz karşıtı olarak konumlanır.

Modern dünyanın en büyük yanılgısı da tam burada başlar: hareket etmediğimiz her anı “kayıp” olarak nitelendirmesi. Oysa hayatın ritmi sadece ilerlemekten değil, aynı zamanda o duraksamalardaki sessiz notalardan oluşur. Bu noktada karşımıza iki farklı hâl çıkar: Beklemek ve durmak. Dışarıdan bakıldığında her ikisi de hareketsizliği simgelese de, ruhsal düzlemde biri bir hapishane, diğeri ise bir özgürlük alanıdır.

Beklemek, zamana doğru eğilmiş bir bilinç hâlidir. Geleceğe yöneliktir; içinde ihtimal, beklenti ve vaad taşır. Bekleyen insan, henüz vuku bulmamış olana bağlanır. Bu bağ, çoğu zaman ince bir kaygıyı da beraberinde getirir: bir merak, bir endişe, bir belirsizlik duygusu… Zihin ihtimaller üretir, kalp ise henüz gelmemiş olana doğru gerilir. Beklemek, zihnin bugünü terk edip henüz yaşanmamış bir ana demir atmasıdır. Bekleyen kişi, içinde bulunduğu anı bir engel, bir “geçiş koridoru” olarak görür. Gözler hep kapıda, kulaklar hep telefondadır. Beklemek eyleminde bir teslimiyet vardır; mutluluğunuzun anahtarını bir başkasının gelişine, bir haberin ulaşmasına veya bir olayın gerçekleşmesine teslim edersiniz. Bu yüzden beklemek yorucudur; insanı geleceğin belirsizliğiyle, şimdinin boşluğu arasında gerer.

Durmak ise bu gerilimin çözülmesidir. Zamandan çekilmek gibidir. Ne geçmişe yaslanır ne de geleceğe uzanır. Sadece şimdiye çöker. Durmak, bir varış değil, bir varoluş biçimidir. Beklemekten farklı olarak, durmak dışarıya değil, içeriye odaklanmaktır. Koştuğumuzda manzara sadece bir renk bulutuna dönüşürken, durduğumuzda yaprağın damarlarını, rüzgârın serinliğini ve kendi kalbimizin atışını fark ederiz. Durmak, insanın kendi kalbinin ritmini duymasıdır; telaşsız, umarsız ve beklentisiz bir hâl… Bir tür “dinelmek”tir belki; fakat yorgunluktan değil, idrakten doğan bir dinelmek. Bu yüzden “Beklemiyorum, duruyorum” cümlesi, modern insanın ruh hâlini teşhis eden kısa ama yoğun bir itiraf gibi okunabilir.

Bugün insanlığın büyük bir kısmı bekliyor. Daha iyi bir iş, daha huzurlu bir ülke, daha adil bir dünya, daha anlamlı bir hayat… Herkes bir eşikte, bir yol ağzında. Fakat bu bekleyiş giderek bir tür kronik ertelenmeye dönüşmüş durumda. Beklenen şeyler ya gelmiyor ya da geldiğinde beklenilen şey olmadığı anlaşılıyor. Çünkü modern zamanın en temel yanılsaması, anlamın gelecekte bir yerde saklı olduğu fikridir. Oysa belki de sorun, beklemekten hiç vazgeçmemiş olmamızdadır.

Modern hayat, insanı sürekli hareket hâlinde tutarken aynı zamanda onu derin bir edilgenliğe mahkûm eder. Koşarız ama yönümüz belirsizdir. Planlar yaparız ama bu planların çoğu bize ait değildir; daha çok, içinde yaşadığımız düzenin bize telkin ettiği yönelimlerdir. Bekleriz, çünkü beklemek bize bir meşruiyet sağlar: “Henüz olmadı ama olacak.” Bu cümle, modern öznenin kendini ayakta tutmak için kurduğu en rafine savunma biçimlerinden biridir. Durmak ise bu savunmayı bozar.

Durmak, çağımızın hız ideolojisine karşı sessiz bir itirazdır. Sürekli üretme, sürekli görünür olma, sürekli ilerleme baskısına karşı geri çekilme cesaretidir. Bu anlamda durmak, sadece bireysel bir tercih değil; aynı zamanda varoluşsal bir tavırdır. Fakat durmak kolay değildir. Çünkü durduğunda, beklemenin sunduğu o sahte umut da dağılır. Artık “bir gün olacak” diyemezsin. Gelecek, seni oyalayan bir kurgu olmaktan çıkar. Geriye sadece çıplak bir şimdi kalır. Ve insan, çoğu zaman bu çıplaklıkla karşılaşmaktan kaçınır. Ne var ki tam da burada başka bir imkân belirir.

Hayat bazen bizi mecburiyetlerin durağında bırakır. Bir sonucun açıklanmasını, bir hastalığın geçmesini ya da bir sevilenin dönmesini beklemek kaçınılmaz olabilir. Ancak bu süreci bir “bekleme odası” azabından kurtarmanın yolu, onu bilinçli bir durma eylemine çevirmektir. Beklemek, eksiklik hissinden beslenir. Durmak ise tamlığın farkındalığıdır. Durmak, hayatı anlamanın bir yolu hâline gelebilir. Çünkü ancak durduğunda görmeye başlarsın. Koşarken fark edemediğin şeyler, durduğunda görünür olur: İçindeki boşluk, dışarıdaki gürültü, ilişkilerinin yüzeyselliği, arzularının sana ait olup olmadığı… Bu anlamda durmak, bir teşhis anıdır. Modern zamanın keşmekeşi, insanı sürekli bir arayışa sevk ediyor; fakat bu arayış çoğu zaman yönsüzdür. Herkes bir şeyin peşindedir ama neyin peşinde olduğunu tam olarak bilmez. Bu yüzden beklemek giderek anlamını yitirir. Çünkü neyin geleceği bile belirsizleşmiştir. Belki de bu yüzden artık beklemek yerine durmayı öğrenmek gerekir. Durmak, bir vazgeçiş değil; bir geri çekilme ahlâkıdır. Gürültünün içinden çıkmak, hızın içinden sıyrılmak ve varoluşun ritmini yeniden kurmak… Durmak, insanın kendine dönmesidir. Ve belki de modern insanın en büyük kaybı tam da budur: Kendine dönme imkânını yitirmiş olması. Çünkü insan, sürekli beklerken kendini erteler. Ama durduğunda, kendine yaklaşır.

Bu noktada durmak eylemi, tasavvufî gelenekte karşılığını bulan daha derin bir kavrama açılır: sükûn. Sükûn, sadece hareketsizlik değildir. Kalbin yatışması, nefsin sükûnete ermesi, varlığın kendi merkezine çekilmesidir. Bu anlamda sükûn, dış dünyadan kaçış değil; hakikate yöneliştir. Dervişin duruşu, bir boşluk hâli değil, bir doluluk hâlidir. Çünkü o duruşta kalp uyanır, idrak keskinleşir. İslam düşünce geleneğinde kalbin merkezî konumu hatırlandığında, sükûnun anlamı daha da belirginleşir. Kalp, ancak sükûn hâlinde duyar. Gürültü içinde hakikat işitilmez. Sürekli hareket hâlinde olan bir bilinç, hiçbir şeye nüfuz edemez. Modern insan ise sükûnu kaybetmiştir. Onun dünyasında değer, hareket üzerinden tanımlanır. Hız, neredeyse ontolojik bir kategoriye dönüşmüştür. Ne kadar hızlıysan o kadar varsın; ne kadar üretirsen o kadar değerlisin.

Bu durum, çağdaş düşüncede de eleştiri konusu olmuştur. Özellikle modern insanın kendini sürekli performans üretmek zorunda hissetmesi, onu kendi içine kapanan bir baskı düzenine mahkûm eder. Artık insan dışsal bir otorite tarafından değil, kendi içselleştirdiği zorunluluklar tarafından yönetilir. Bu yüzden durmak, yalnızca bireysel bir tercih değil; aynı zamanda kültürel bir direniştir. Durduğunda, bu içsel zorunluluğu askıya alırsın. Kendine dayatılan süreklilik fikrinden uzaklaşırsın. Ve o an, belki de uzun zamandır ilk kez gerçekten var olursun. Çünkü modern insanın trajedisi şudur: Sürekli hareket hâlindedir ama kendine hiç ulaşamaz. Sükûn ise tam tersini teklif eder. Azalarak derinleşmeyi, yavaşlayarak idrak etmeyi… Modern hayatın unutturduğu bir diğer şey de ritimdir. Hız ile ritim aynı şey değildir. Hız, sürekli ileriye doğru bir zorlamadır. Ritim ise duraklamalar içerir. Nefes alıp vermek gibi, kalbin atışı gibi… Durmak, bu ritmi yeniden kurmanın ilk adımıdır.

Çünkü insan sadece ilerleyerek değil, durarak da yaşar. Hatta en sahici tecrübeler, çoğu zaman duraklamalarda ortaya çıkar. Bir sessizliği paylaşırken, bir manzaraya bakarken, bir düşünce üzerinde tefekkür ederken… Modern insan ise bu alanları kaybetmiştir. Sürekli meşguliyet hâli, insanı kendi içinden uzaklaştırır. Ve insan kendine yabancılaştıkça, anlamı dışarıda aramaya başlar. Bu yüzden beklemek çoğu zaman bir kaçıştır. Durmak ise bir yüzleşme. Beklerken zaman geçer. Dururken zaman derinleşir. Beklerken hayat ötelenir. Dururken hayat yoğunlaşır.

Zamanı bir düşman gibi öldürmek yerine, durup o sessizliğin içinde nefes aldığımızda; beklediğimiz o “şey” geldiğinde ona çok daha hazır, çok daha bütün bir insan olarak kavuşuruz. Çünkü aslında hayat, biz bir yerlere yetişmeye çalışırken değil, durup gerçekten bakmayı öğrendiğimizde başlar. Belki de bu yüzden “Beklemiyorum, duruyorum” diyen o genç, farkında olmadan çağımızın en sahici cümlelerinden birini kurmuştur. Çünkü o cümle, yalnızca bir hâli değil, bir imkânı da işaret eder. Geleceğe doğru değil, şimdiye doğru bir imkân… Ve belki de asıl soru şudur: Gerçekten bir şeyin olmasını mı bekliyoruz, yoksa zaten olmuş olanı görmemek için mi bekliyoruz? “Beklemiyorum, duruyorum” diyen biri artık bir yol ayrımında değildir. Bir eşikte de değildir. O, ilk kez bulunduğu yeri fark ediyordur. Ve belki de hayat, tam da orada -hareketin değil, sükûnun içinde- sessizce başlamaktadır. Hoşça bakın zatınıza…


© Milli Gazete