Ara rejimler çağında çıkış arayışı

Bugün içinde yaşadığımız siyasal momenti tanımlamakta yaşanan güçlük, yalnızca kavramsal bir yetersizlikten değil, bizzat siyasetin kendisinin biçim değiştirmiş olmasından kaynaklanıyor. Sorun, artık hangi rejimde yaşadığımızı söyleyememek değil; rejimin, klasik siyaset teorisinin inşa ettiği sınırları ve karşıtlıkları bilinçli biçimde işlevsizleştirmiş olmasıdır. Demokrasi-diktatörlük ikiliği, özgürlük-baskı karşıtlığı, piyasa-devlet ayrımı, hatta sağ-sol tasnifi dahi, mevcut siyasal gerçekliği açıklamakta yetersiz kalıyor. Bu yetersizlik, yalnızca akademik bir tartışma konusu değil; siyasal tahayyülün daralmasının, toplumsal umudun körelmesinin ve kolektif eylem kapasitesinin felce uğramasının da temel nedenlerinden biridir.

İçinden geçtiğimiz dönem, bir rejimler krizi olmaktan çok, bir anlam krizidir. Siyasal iktidarların nasıl işlediğini değil, neye dönüştüğünü anlamakta zorlanıyoruz. Bu zorlanma, otoriterliğin artık kendisini çıplak baskı olarak sunmamasıyla yakından ilgilidir. Günümüz otokrasileri, gücü yalnızca zor aygıtlarıyla değil; dil, duygu, korku ve arzu üzerinden kuruyor. Bu nedenle, mesele yalnızca seçimlerin adil olup olmaması ya da yargının bağımsızlığı değil; toplumun gerçeklikle kurduğu ilişkinin sistematik biçimde yeniden inşa edilmesidir.

Bu yeniden inşa süreci, büyük ölçüde bir süreklilik iddiası üzerine kuruludur. Mevcut iktidarlar kendilerini bir kopuş olarak değil, tarihin doğal ve kaçınılmaz sonucu olarak sunarlar. Geçmiş, bugünün meşruiyet deposuna dönüştürülür. Seçilmiş anılar, bastırılmış travmalar ve mitolojik anlatılar, iktidarın ideolojik hammaddesi haline gelir. Bu anlamda otokrasi, sadece bir yönetim biçimi değil; zamanın kendisini tekelleştiren bir iktidar formudur. Gelecek, geçmişin yeniden ambalajlanmış bir versiyonu olarak sunulur; bugün ise sürekli bir olağanüstülük hâli içinde askıya alınır.

Bu siyasal iklimin ayırt edici özelliklerinden biri, piyasa ile otoritenin artık çelişkili değil, tamamlayıcı güçler olarak işlemesidir. 20. yüzyıl boyunca liberal demokrasiyle özdeşleştirilen kapitalizm, bugün siyasal özgürlüklerden arındırılmış biçimde de son derece verimli çalışabilmektedir. Sermaye birikimi, hukukun evrenselliğine değil; iktidara yakınlığa, sadakate ve ayrıcalığa dayalı bir dağıtım rejimi üzerinden sürdürülür. Böylece sınıfsal tahakküm, görünmezleşmek yerine normalleşir. Eşitsizlik, geçici bir sorun değil; düzenin kendisi olarak kabul ettirilir.

Bu noktada, otokrasilerin yalnızca yukarıdan aşağıya kurulan rejimler olmadığı gerçeğiyle yüzleşmek gerekir. Otoriter iktidarlar, geniş kitlelerin aktif ya da yarı aktif katılımıyla ayakta kalır. Bu katılım, çoğu zaman bilinçli bir ideolojik bağlılıktan ziyade, güvensizlik, statü kaybı korkusu ve dışlanmışlık hissi üzerinden şekillenir. Toplumsal çözülme derinleştikçe, düzen talebi özgürlük talebinin önüne geçer. Otorite, belirsizliğe karşı bir sığınak olarak algılanır. Bu nedenle, otokrasiyi yalnızca baskıcı bir aygıt olarak değil; toplumsal bir talep biçimi olarak da analiz etmek gerekir.

Ancak bu tespit, otoriterliğin meşrulaştırılması anlamına gelmez. Aksine, sorunun derinliğini kavramayı zorunlu kılar. Çünkü bu rejimler, toplumsal yaraları iyileştirmek yerine onları yönetilebilir korkulara dönüştürür. Eşitsizlik giderilmez; yönü değiştirilir. Öfke yatıştırılmaz; hedef saptırılır. Siyasal iktidar, hakem olmaktan çıkar; çatışmanın bizzat üreticisi haline gelir.

Tam da bu nedenle, otokrasiden çıkış meselesi, yalnızca kurumsal bir restorasyon sorunu olarak ele alınamaz. Sorun, hangi anayasaya dönüleceği ya da hangi parlamenter modele geçileceği değildir sadece. Asıl mesele, siyasetin yeniden hangi değerler etrafında kurulacağıdır. Çünkü otokrasi, çoğu zaman demokrasinin boşaltılmış biçimlerini kullanarak işler. Seçimler yapılır, meclisler açıktır, mahkemeler vardır; fakat bütün bu kurumlar, anlamlarını yitirmiş kabuklara dönüşmüştür. Bu kabukları yeniden doldurmak, yalnızca teknik bir reform meselesi değildir; toplumsal bir yeniden kurma sürecini gerektirir.

Türkiye bağlamında bu sorun daha da karmaşık bir nitelik taşır. Mevcut otoriter yapı, yalnızca son yılların ürünü değildir. Devlet merkezli modernleşmenin, güvenlikçi reflekslerin ve seçkinci siyasal kültürün birikimi üzerinde yükselmiştir. Bu nedenle, bugünkü otokrasiyi aşmak, geçmişin demokratik olmayan mirasıyla da hesaplaşmayı zorunlu kılar. Otoriterliğin yalnızca güncel biçimlerine değil, onu mümkün kılan tarihsel sürekliliklere de eleştirel bir mesafeyle bakılmadıkça, gerçek bir çıkış mümkün değildir.

Bu noktada sıkça başvurulan bir yanılgı ortaya çıkar: Çözümü geçmişte aramak. Yitirildiği varsayılan bir altın çağın geri çağrılması, siyasal bir çıkış yolu sunmaz. Çünkü geçmiş, yalnızca kaybedilen hakların değil; aynı zamanda bugünkü krizi üreten yapısal sorunların da mekânıdır. Dolayısıyla mesele, eskiye dönmek değil; geçmişin eleştirisini bugünün inşasına dâhil edebilmektir.

Peki, bu nasıl mümkün olabilir? Her şeyden önce, otokrasiden çıkışı bir tekil an, bir seçim ya da bir lider değişimi olarak düşünmemek gerekir. Bu, uzun erimli bir toplumsal dönüşüm sürecidir. Bu sürecin merkezinde, eşitlik fikrinin yeniden siyasal tahayyülün kurucu unsuru haline gelmesi yer almalıdır. Eşitlik, yalnızca hukuki bir ilke değil; toplumsal ilişkilerin bütününe sirayet eden bir değer olarak ele alınmadıkça, özgürlük de kırılgan kalacaktır.

İkinci olarak, piyasa ile demokrasi arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesi zorunludur. Ekonomik gücün siyasal iktidar üzerinde sınırsız bir etki alanı kazanması, demokrasiyi içeriden çökerten temel dinamiklerden biridir. Bu nedenle, siyasal özgürlükleri savunmak, aynı zamanda ekonomik tahakküm biçimlerini sorgulamayı gerektirir. Demokrasi, yalnızca oy verme hakkı değil; hayatı belirleyen kararlar üzerinde söz sahibi olma kapasitesidir.

Üçüncü olarak, dilin yeniden kurulması hayati önemdedir. Otoriter rejimler, yalnızca kurumları değil; kelimeleri de ele geçirir. Gerçekliğin çarpıtılması, ancak yeni bir anlatı kurularak aşılabilir. Bu anlatı, ne ham bir iyimserliğe ne de nostaljik bir melankoliye dayanmalıdır. Gerçekçi, kapsayıcı ve çoğulcu bir siyasal dil olmaksızın, otokrasinin ürettiği sahte gerçeklik rejimiyle mücadele etmek mümkün değildir.

Son olarak, siyasal öznenin yeniden inşası meselesiyle yüzleşmek gerekir. Yurttaş, yalnızca sandıkta görünen bir figür değil; gündelik hayatın her alanında söz söyleme kapasitesine sahip bir aktör olarak düşünülmelidir. Bu da örgütlü toplumsal yapıların, dayanışma ağlarının ve ortak kamusal alanların yeniden canlandırılmasını gerektirir.

Tarih, önceden yazılmış bir senaryo değildir. O, her an yeniden kurulan bir süreçtir. Bugün içinde bulunduğumuz ara dönemin ne yönde sonuçlanacağı, büyük ölçüde bu yeniden kurma iradesinin gücüne bağlıdır. Otokrasiden çıkış, bir geri dönüş değil; bilinçli bir ileri hamle olmak zorundadır. Yeniyi kurma cesareti gösterilmedikçe, eski yalnızca farklı bir ad altında geri dönecektir. Hoşça bakın zatınıza…


© Milli Gazete