Ahlâkı yeniden düşünmek

Ahlâk, çoğu zaman hakkında en çok konuşulan fakat üzerinde en az düşünülen alanlardan biridir. Gündelik hayatta ahlaktan söz etmek kolaydır; zor olan, ahlâkın neye karşılık geldiğini, hangi zeminde ortaya çıktığını ve nasıl işlediğini kavramaktır. Ahlâk üzerine yapılan pek çok tartışma, onu ya hazır kurallar manzumesine indirger ya da soyut ilkeler alanında donuklaştırır. Oysa ahlak, ne yalnızca normların toplamıdır ne de yalnızca bireysel niyetlerin iç dünyasıdır. Ahlâk, insanın dünyada var oluş tarzıyla, deneyimleriyle ve seçimleriyle birlikte şekillenen, sürekli inşa halindeki dinamik bir alandır.

Bu noktada ahlâkın ontolojik bir soru olarak ele alınması gerekir: İnsan nasıl bir varlıktır ki ahlâk diye bir sorun alanı ortaya çıkmaktadır? Ahlaki soruşturma, insanın dünyada oluşuna, yani varoluşuna dair bir sorgulama olmadan anlamlı biçimde yürütülemez. İnsan, kendisini hazır bulduğu bir dünyada, başkalarıyla birlikte yaşayan, geçmişten devraldığı alışkanlıklar ve değerler içinde hareket eden, fakat her defasında yeniden seçmek zorunda kalan bir varlıktır. Bu "seçmek zorunda olma" hali, insanın sadece ne yapacağını değil, aynı zamanda kim olacağını da belirler. Ahlâk tam da bu kaçınılmaz seçim anlarında, belirsizliğin ortasında bir yön tayin etme çabası olarak belirginleşir.

Bu nedenle ahlâk, insan varlığının içine gömülü bir tecrübedir. Ahlaki olan, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin bir ifadesidir. Ancak bu ilişki, kendiliğinden saydam değildir. Çoğu zaman ahlak, “zaten bilinen”, “herkesçe malum” bir alan gibi kabul edilir ve böylece sorgulanamaz hale gelir. Oysa bu kendiliğindenlik iddiası, ahlakı görünmez kılar. İnsan, ahlakın kaynağını, tarihini ve bağlamsal karakterini unuttuğunda, ahlâk yaşayan bir değerden ziyade ruhsuz bir dogmaya dönüşür.

Ahlâk kavramının farklı kültürlerde ve dillerde varlığını sürdürmesi, insan bilincini sürekli meşgul eden bir gerçekliğe işaret eder. Ancak bu ortaklık, ahlâkın içerik bakımından evrensel bir şablon olduğu anlamına gelmez. Ahlâk, her zaman belirli bir hayat tarzı, belirli bir tecrübe alanı ve belirli bir tarihsel bağlam içinde anlam kazanır. Bu nedenle ahlâkı tek bir ilkeye, tek bir kaynağa ya da tek bir kurama indirgemek, ahlaki deneyimin zenginliğini yoksullaştırır.

Felsefe tarihinde ahlakı açıklamaya yönelik üç ana yaklaşım öne çıkar: erdem merkezli, sonuç merkezli ve ödev merkezli ahlâk teorileri. Bu teorilerin her biri, ahlaki davranışın neye dayanması gerektiği konusunda güçlü iddialar ortaya........

© Milli Gazete