menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

“Neyse ki” ile Avunmak

28 0
18.01.2026

Bizde tutku çoğu zaman bir imkân değil, bir yük gibi algılanır. Hele ki bu tutku, piyasa değeri üretmeyen, sertifikaya, ünvana ya da maddi kazanca tahvil edilemeyen alanlara yönelmişse, mesele daha en baştan sorunlu hale gelir. Kültür, düşünce, edebiyat, sanat yahut sahici entelektüel emek… Bunlar bizde hızla “boş işler” kategorisine yerleştirilir. Çünkü modernleşme tecrübemiz, emeği anlamla değil faydayla; değeri derinlikle değil dolaşımla ölçmeye şartlanmıştır.

Oysa her kültür, görünmeyen bir azınlığın omuzlarında yükselir. Bu bir aristokrasi değildir; tam tersine çoğu zaman gönüllü bir yoksunluk halidir. Tutkusunu verimli bir tarlaya eken, onu sabırla sulayan ve hasadı kendine saklamak yerine başkalarıyla paylaşan insanlar, toplumsal yapının en az konuşulan ama en hayati aktörleridir. Ne var ki bizde bu insanlar çoğunlukla ya romantize edilir ya da görmezden gelinir. Sistem onlardan faydalanır ama onları taşımaz; üretimlerini tüketir ama sürekliliğini garanti altına almaz.

Buradaki mesele yalnızca bireysel fedakârlık değildir; yapısal bir körlükten söz ediyoruz. Türkiye’de kültür alanı, kurumsal akıl ile toplumsal teveccüh arasında sıkışmış durumdadır. Devlet aklı kültürü araçsallaştırır, piyasa ise metalaştırır. Bu iki kuvvetin arasında kalan sahici kültürel emek, çoğu zaman birkaç kişinin kişisel direncine, ahlaki ısrarına ve neredeyse mistik bir sorumluluk duygusuna emanet edilir. Böyle bir zeminde sürdürülebilirlik değil, tükenmişlik üretiriz.

Modern toplumlar, kültürel üretimi bireylerin iyi niyetine bırakmaz. Çünkü bilirler ki kültür, bir sonuç değil; bir altyapıdır. Biz ise hâlâ kültürü “lüks”, entelektüeli “fazlalık”, düşünceyi “tehlikeli” ya da en iyi ihtimalle “gereksiz”........

© Milli Gazete