“Kalbinde halkından başka bir şey bulamadılar*”
Gecenin 3’ü… Bir yandan çalışıyorum, diğer taraftan arka planda çalan Afrika müzikleri arasında dolaşırken bir şiir denk geliyor. Kaç kere dinlediğimi hatırlamıyorum. Mahmut Derviş’in, “Sahipsiz bir köyde kısa bir akşam” şiirini kendi sesinden dinliyorum. Şiir beni alıp götürüyor. Şairin yüzündeki hüznü bir yerden tanıyorum. Hayatın tam orta yerinde bir şiir gelip çarpıyor gecenin en mahrem yerinde. İnsan bir muhasebenin eşiğine oturuyor. Hayatı, zamanı, içini, dışını muhasebeye çekiyor.
Otuz yıl. Beş savaş. Geride bırakılmış yollar, yüzler, isimler, kayıplar, inançlar, yanılgılar… İnsan yaş aldıkça zamanın ne kadar tuhaf bir şey olduğunu daha iyi anlıyor. Gençken zaman önümüzde uzanan bir yol gibi. Sonra bir gün yolun ortasında durup geriye bakıyorsun. Önünde kalan mesafeden çok, arkanda biriken yıllar konuşmaya başlıyor. Bazı yılların neden yaşandığını, bazı insanların neden hayatına girdiğini, bazı yaraların neden hâlâ kapanmadığını anlamaya çalışıyorsun.
Belki de belli bir yaştan sonra insanın en büyük meselesi, ne kadar yaşadığı değil, “neye adandığı” oluyor. Ne için yoruldum? Ne için bekledim? Ne uğruna kaybettim? Ve bütün bunların sonunda kalbimde ne kaldı? Derviş’in şiiri tam burada insanın omzuna dokunuyor. Çünkü şiirde bir şarkıcı var. Şarkı söylüyor. Akşam akşamdır. Dünya bütün ağırlığıyla yerli yerinde duruyor. Ateş var. Yabancılar var. Savaş var. Korku var. Bir halkın üzerinden geçen tarih var. Ve o şarkıcı şarkı söylüyor. Onu sorguya çekiyorlar: Neden şarkı söylüyorsun? Cevabı çok sade: Çünkü ben şarkı söylerim.
Bu cevap ilk bakışta bir sanatçının kendisini açıklaması gibi duruyor. Oysa biraz daha düşününce, bunun çok daha derin bir şey olduğunu hissediyorsun. Bazı insanlar vardır, sustuklarında yalnızca kendi seslerini kaybetmezler. Kendilerinden daha büyük bir şeyin sesini de kaybederler. Onların konuşması bir tercih olmaktan çıkar. Bir tür sorumluluğa dönüşür. Şarkı söylemek artık şarkı söylemek değildir. Hatırlamaktır. Tanıklık etmektir. Unutturulmak istenenleri unutturmamaktır. Bir halkın acısını taşımaktır. Ve bütün bunların içinde umudu korumaktır.
Belki gerçek adanmışlık burada başlıyor. İnsan bir davaya, bir fikre, bir memlekete, bir halka kendisini adadığında hayatının bir kısmından vazgeçmiyor sadece. Kalbinin mülkiyetini de değiştiriyor. Artık kalbi yalnızca kendisine ait olmuyor. Derviş’in dizeleri bu yüzden insanı sarsıyor: “Göğsünü arıyorlar. / Kalbinden başka bir şey bulamıyorlar. / Sonra kalbini arıyorlar. / Halkından başka bir şey bulamıyorlar.” Ne kadar büyük bir cümle bu. Bir insanın kalbinde kendi hayatından başka bir şey bulmak. Bir insanın kendisini aşan bir acıyı, kendisini aşan bir umudu, kendisini aşan bir kaderi taşıması. Belki dava dediğimiz kelimeyi yıllar içinde fazla kirlettik.
Onu büyük sözlerle, kürsülerle, sloganlarla, yüksek seslerle yan yana getirdik. Oysa gerçek dava bazen çok sessiz bir şey olmalı, onaran, inşa eden ya da sarıp sarmalayan… Bir insanın gecenin bir yarısı, kimse görmüyorken bile inandığı şeye sadık kalması. Bir çocuğun geleceğini kendi rahatından daha önemli görmesi. Bir başkasının acısını kendi hayatının dışında bırakmaması. Haksızlığa uğradığında bile başkasına haksızlık etmemeye çalışması. Kendisine yapılmasını istemediği şeyi, bir başkasına, ötekine, öfkelendiği insana bile yapmaması. Ve en zor olanı: “Davasını, kendi nefsinin davasına dönüştürmemesi.” Çünkü insanın başına gelebilecek en büyük tehlikelerden biri, haklı bir davanın içinde kendisini kaybetmesi.
Bir zamanlar insan için yola çıkıp sonra insanı unutmak. Bir halk adına konuşup halkın kendisini duymamak. Adalet için mücadele ederken adaletsizleşmek. Özgürlük isterken başkasının özgürlüğüne tahammül edememek. Hakikati savunurken kendi yanlışına körleşmek. Bütün bunlar mümkün. Hatta tarih bunun örnekleriyle dolu. Bu yüzden gerçek adanmışlık, yalnızca bir şeye “evet” demek değil; insanı insan olmaktan çıkaracak her şeye “hayır” diyebilmektir.
Derviş’in şarkıcısı bana........
