Firavunların ve Nemrutların kaçınılmaz sonu |
Eskiler ne güzel söylemiş: “Zulüm arşa dayandı mı, Allah’ın gazabı yetişir.” Bu bir temenni değil, tarihin süzgecinden geçmiş, ilahi adaletin tecelli ettiği bir kanundur. Bugün Gazze’den Lübnan’a, Ortadoğu’nun her bir köşesinden yükselen mazlum feryatları, aslında bir devrin kapanışının, bir saltanatın yıkılışının habercisidir. Tarih, kendisini "dünyanın hâkimi" sanan, kibrinden burnunun ucunu göremeyen zorbaların mezarlığıdır. Hatırlayın; “Dünyayı ben yarattım, mülk benimdir” diyen Firavun, Kızıldeniz’in serin sularında boğulurken aslında kendi kibrinde boğuluyordu. Nemrut, bir sineğin karşısında aciz kalırken, saltanatının ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu tüm âleme göstermişti. Bugün karşımızda duran tablo, bu antik trajedilerin modern bir versiyonundan başka bir şey değildir. Bir yanda firavunvari bir kibirle dünyayı dizayn etmeye çalışan Trump, diğer yanda Nemrutlaşan Siyonist zihniyetin temsilcisi Netanyahu... Müslüman kadın, çocuk, yaşlı demeden katletmeyi bir "strateji" sanan bu zihniyet, aslında kendi hüsranlarını inşa ediyor. Lakin her caniliğin, her zulmün bir sonu olduğunu biz tarihin altın sayfalarından biliyoruz.
Son günlerde şahit olduğumuz Hürmüz Boğazı gerilimi, bu "sözde" devlerin aslında kâğıttan kaplan olduğunu bir kez daha kanıtladı. İran’a 48 saat süre verip parmak sallayan Trump, karşısında kararlı bir duruş görünce süreyi hemen 5 güne çıkarıverdi. İşte "ucuz kahramanlık" tam olarak budur! Pabucun pahalı olduğunu anlayan, attığı her adımın altında kalacağını fark eden bir zihniyetin zaman kazanma çırpınışları bunlar. Öte yandan, fare deliklerine saklanan Netanyahu’nun o delikten başını çıkarıp, halkına yaşadıkları felaketi anlatmaya çalışması; bir çöküşün, bir bitişin en net fotoğrafıdır. Kendi halkına bile gerçekleri söyleyemeyecek kadar acizleşen bir "caniliğin" sonu gelmiştir. Biz biliyoruz ve inanıyoruz ki; Allah’ın vaadi haktır. “Hak gelecek, batıl zail olacak!” Bizi asıl yaralayan, dışarıdaki düşmanın saldırısı değil, içerideki "dost" görünümlülerin vicdan yoksunluğudur. Siyonist ağzıyla konuşan, hak ve adaleti bir kenara bırakıp zulme kılıf uyduranların yaşadığı bu akıl tutulması, kelimenin tam anlamıyla bir hıyanettir. Kendi kardeşinin kanı akarken, katilin elindeki bıçağı parlatanların vicdanı, tarihin kara sayfalarında yerini alacaktır.
Zulüm dediğimiz şey sadece bir canın bu dünyadan kopup rahmet-i Rahman’a kavuşması, şehadet şerbetini içmesi değildir. Onlar zaten kurtuluşa erdiler. Asıl büyük trajedi, o bombaların altında hayata tutunmaya çalışan ama gövdesinin yarısını enkazda bırakan kardeşlerimizin sessiz çığlığıdır. Bugün Filistin’de, Irak’ta, Suriye’de ve İran’da yaşanan katliamların bilançosu sadece "ölü sayıları" ile tutulamaz. Geriye kalan yaralıların %80’i, hayatının geri kalanını bir engelle, bir eksiklikle sürdürmek zorunda kalıyor. Peki, nerede o meşhur Dünya Sağlık Örgütü? Hani dünya nüfusunun %15’inin engelli olduğunu raporlayan, istatistik tutmakta mahir olan o yetkililer? Filistinli bir çocuğun kopan bacağı, Suriyeli bir annenin kör olan gözü sizin o süslü raporlarınıza girmiyor mu? Siyonistlerin tırnağı kopsa Birleşmiş Milletler’i acil toplantıya çağıranlar, dünyayı ayağa kaldıranlar; İslam coğrafyasında tekerlekli sandalyeye mahkûm edilen on binlerce gencin ahından neden bahsetmiyor? Bu çifte standartları çok gördük, çok tanıdık. Açıkça görüyoruz ki; mazlumun kanı bunların terazisinde bir "değer" ifade etmiyor. Bunlar ancak güçten, ancak çelikten iradeden anlarlar. Artık ağlamayı, sızlamayı, Batı’dan merhamet dilenmeyi bir kenara bırakma vaktidir. İslam İşbirliği Teşkilatı’nı kâğıt üzerindeki bir yapıdan çıkarıp sahanın en güçlü aktörü haline getirmek, D-8’leri bir ekonomik ve askeri kalkan olarak hayata geçirmek artık bir tercih değil, kaçınılmaz bir zorunluluktur. Kendi gücümüzü kurmadığımız, kendi birliğimizi tesis etmediğimiz müddetçe bu çark böyle dönmeye devam edecektir. Rabbim, tüm İslam ülkelerinin yetkililerine bu kutsal şuurun zerresini, bu tarihi ferasetin kokusunu nasip eylesin. Hak gelince batıl zail olur ama hak, biz birleşince gür sesle haykırır, vesselam…