Tarihsel arkeolojik veriler, insanların mahrumiyetin en yoğun olduğu dönemlerde dahi renkleri kullanarak, duygularını kayalara, ağaç kabuklarına resmettiklerini göstermektedir. Kâinatın süsü olan renkler, estetik bir değer olmasının yanında bir ifade biçimi, insanların duygu ve düşüncelerinin sembolik olarak görülmüştür. Beyaz saflığı, duruluğu ifade ederken siyah kötülüğün sembolü olarak görülmüş ve insanların hafızalarında bu şekilde yer edinmiştir. Savaşların, yıkımların, işgallerin ve bütün hak ihlallerinin karanlıkla ifade edilmesi, gecenin içinde barındırdığı hikmetleri görmemizi engellemiştir. Gece, karanlık, siyah korkularımızın rengi haline gelmiş ve hava karardığında tüm olumsuzluklara açık hale gelmişizdir. Fobik sorunlara eklenen karanlık korkusu, sadece çocukları değil erişkinleri de etkileyen bir sorun olarak görülmüştür. Aynı şekilde kış mevsiminde havaların loş bir renge bürünmesi, insanlara negatif çağrışımlar yapmış ve kış depresyonu tıbbi literatürdeki yerini almıştır.

Gece, korkuların, kötülüklerin, tehlikelerin izlerini taşıyan bir renk olarak kabul edilmiş ve bu düşünce nesilden nesle aktarılmıştır. Oysa gecenin gündüze, gündüzün geceye dönüşmesi, mevsimlerin devir daim etmesi ve atmosferde devam eden bu hareketlilik kusursuz bir dengenin belirtisidir. Fakat öğrenilmiş kalıplara mahkûm olduğumuz için olaylara dar bir pencereden bakar ve bu zenginliği göremeyiz. Karanlık bastırdığında göklerde parlayan yıldızları yok sayar ve ürettiğimiz korkuları bir bir davet ederiz. Korkarız, havaların kararmasından, gök gürültüsünden, kemiklerimize kadar işleyen soğuktan, yağmurdan…

Atalarımızdan aldığımız bir miras olarak görüp sahipleniriz korkularımızı ve geceyle olan sebepsiz kavgamızı hep sürdürürüz. İnsanlar sadece şiddeti değil hüznü de siyahla sembolize eder ve acıyı kardeş kılarlar karanlığa. Cenazede siyahlara bürünür, ayrılık ve hastalık gibi durumlarda siyahın tonlarını seçer ve yaslarını bu yolla ifade ederler. İnsanlar karanlıkla başlayıp biten söylemleri sahiplenir ve acıya renk verirler. Evrende her şey zıddıyla kaimdir ve her gecenin ardından gündüz, her günün ardından da gece doğar. Rabbimiz geceyi bir dinlenme imkânı olarak bahşetmiş ve karanlığın içinde hayat bulan yıldızlara dikkat çekmiştir. Hayatın keşmekeşleri içinde koştururken yorgun düşer ve geceyi üzerimize çekip dinleniriz. Güneş başımızın tam üstünde mıhlansa ve buraya sabitlenseydi acaba ne yapardık? Dinlenme ihtiyacımızı nasıl karşılardık?

İnsanlar bütün kötülükleri karanlığa yükleseler de bilim insanları yıldızlara dikkat çekiyor ve şu günlerde karanlığın bağışıklık sistemini güçlendirdiğinden ve dinlenmek için ideal bir vakit olduğundan bahsediyorlar. Geceye onca yükü, onca kötülüğü yükleyen insanlar farkına varmasalar da, gece gündüze dönüşerek hayatımızın dengesini sağlıyor.

QOSHE - Karanlıktan Neden Korkarız? - Fatma Tuncer
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Karanlıktan Neden Korkarız?

17 0 0
12.11.2022

Tarihsel arkeolojik veriler, insanların mahrumiyetin en yoğun olduğu dönemlerde dahi renkleri kullanarak, duygularını kayalara, ağaç kabuklarına resmettiklerini göstermektedir. Kâinatın süsü olan renkler, estetik bir değer olmasının yanında bir ifade biçimi, insanların duygu ve düşüncelerinin sembolik olarak görülmüştür. Beyaz saflığı, duruluğu ifade ederken siyah kötülüğün sembolü olarak görülmüş ve insanların hafızalarında bu şekilde yer edinmiştir. Savaşların, yıkımların, işgallerin ve bütün hak ihlallerinin karanlıkla ifade edilmesi, gecenin içinde barındırdığı hikmetleri görmemizi engellemiştir. Gece, karanlık, siyah korkularımızın rengi haline gelmiş ve hava karardığında tüm olumsuzluklara açık hale gelmişizdir. Fobik sorunlara eklenen karanlık korkusu, sadece çocukları değil erişkinleri de etkileyen bir sorun olarak görülmüştür. Aynı şekilde kış mevsiminde havaların loş bir renge bürünmesi, insanlara negatif çağrışımlar yapmış........

© Milli Gazete


Get it on Google Play