Aileyi toplumun küçük bir versiyonu olarak değerlendiren ve hayatın merkezinde konumlandıran İslam toplumları, yaşlılara hürmeti bir sorumluluk olarak görür ve onlara evlerinde özel bir alan tahsis ederlerdi. Yaşlılar ise özgüvenlerini kaybetmez, derin bilgileri ve tecrübeleri ile hayata aktif olarak katılırlardı. Modern kültürün birey ve toplumları kendi alanına çekmesi ile birlikte aileyi ayakta tutan değerler zayıfladı ve anne, baba ve çocuklar rollerini yeniden tanımladılar. Aile değerleri modası geçmiş alışkanlıklar olarak görülüp küçümsendi ve bireyler birbirlerinden uzaklaşmaya başladılar.

Gücü önceleyen, güce tapan modern kültür, yaşlıları üretebilme kabiliyetlerini, zihinsel işlevlerini kaybetmiş ve hayatlarını sürdürebilmek için başkalarına ihtiyaç duyan aciz varlıklar olarak görüyor ve onları tahsis ettiği evlere hapsediyor. Varlığını üstün performans ve ekonomik fayda üzerine kuran sistem gücü ve gençleri önemsiyor, yaşlıları ise alt bir statüde değerlendiriyor. Bu durum ne yazık ki zaman içinde birey ve toplumların yaşlı bireylere karşı bakış açılarını etkiledi. Hayatlarını tek kişilik bir alanda sürdüren ve öteki ile ilişkilerini sınırlı tutan Batı toplumlarında huzurevi, hayatın bir gerçeği olarak görülüyor ve yaşlılar hayatlarını burada sürdürmeyi kabulleniyorlar. Aile değerlerine bağlı olan ve insan ilişkilerinde yakınlığa önem veren doğu toplumlarında ise yaşlılar hayatlarını şartlar ne olursa olsun çocuklarının yanında geçirmeyi ve onlarla birlikte yaşamayı arzu ediyorlar. Fakat çocuklar artık dünyaya onlarla aynı pencereden bakmıyorlar ve aralarındaki mesafe gittikçe açılıyor.

Huzurevi kavramı bizim yaşlılarımızın gönlüne ağır geliyor ve haklı olarak bunu hiçbir şekilde kabullenemiyorlar. Onlar daha iyi şartlarda yaşayabileceklerini bildikleri halde, “İmkânlar kısıtlı dahi olsa çocuklarımızın yanında kalmak istiyoruz” diyorlar. Ama çocuklar bunu bir meşakkat olarak görüyor ve mesafeli bakıyorlar.

Yaşlılarımız huzurevini hiçbir zaman kabullenmediler… Ve şimdi burada kalan ömürlerini yalnızlıklarının tek tanığı olan odalarında çocuklarını bekleyerek geçiriyorlar. Gerçi çocukların hiçbir zaman gelmeyeceğini onlar da biliyorlar ama umutlarını canlı tutarak hayatta kalmaya çalışıyorlar. Çocuklar her ne kadar ebeveynlerini emin ellere teslim ettiklerini düşünseler de onlar kırgınlıklarını içlerinde taşıyorlar. Bünyesinde nice yaşanmışlıkları ve özlemleri barındıran huzurevleri güneşin ilk ışıkları ile başlarını çevirip gün batımına kadar çocuklarını bekleyen anne-babaların hüznüne tanık oluyor. Bitmek bilmeyen bir hasretle yaşıyor huzurevi sakinleri...

Anne-babayı ihtiyaçlı hale geldikleri bir dönemde yalnızlığa terk eden çocuklar, kendileri için biriktirilen sevgiden ve yapılan dualardan haberdar değillerdir, haberdar olsalar da bunun onlar için hiç bir önemi yok. Anne-baba bunu bildikleri halde başlarını pencereye yaslıyor ve aynı ifadeleri tekrar ediyorlar: Yoldan şöyle bir geçiverseler ne olur, şöyle bir el sallasalar, uzaktan bakıp gülümseseler, bir kere bakıp da başlarını çevirseler… Aylar, yıllar geçip gider ve ne yoldan oğullar kızlar geçer ne de yaşlıların gurbeti sona erer. Yolculuğun en meşakkatli döneminde sevilen kişilerin kalplerinden sürgün edilmek ağır gelir yolcuya. Böyle durumlarda yol ağırlaştıkça ağırlaşır ve yolcu küçük ağırlığı dahi taşıyamayacak duruma gelir.

Yaşlanmak yılların ilerlemesi, bedenin gücünü kaybetmesi değildir kuşkusuz, yaşlanmak insanın eskimiş bir eşya gibi fırlatıldığını hissedip yaşama sevincini kaybetmesi ve dünyadan elini eteğini çekmesidir ki, çocukları tarafından terk edilen anne-babalar, yaşlandıklarını terk edildikleri anda fark ediyorlar. Ve… Bu onlar için hayatlarının en ağır sınavı oluyor.

QOSHE - Ağır Yolculuk (2) - Fatma Tuncer
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Ağır Yolculuk (2)

7 0 0
05.11.2022

Aileyi toplumun küçük bir versiyonu olarak değerlendiren ve hayatın merkezinde konumlandıran İslam toplumları, yaşlılara hürmeti bir sorumluluk olarak görür ve onlara evlerinde özel bir alan tahsis ederlerdi. Yaşlılar ise özgüvenlerini kaybetmez, derin bilgileri ve tecrübeleri ile hayata aktif olarak katılırlardı. Modern kültürün birey ve toplumları kendi alanına çekmesi ile birlikte aileyi ayakta tutan değerler zayıfladı ve anne, baba ve çocuklar rollerini yeniden tanımladılar. Aile değerleri modası geçmiş alışkanlıklar olarak görülüp küçümsendi ve bireyler birbirlerinden uzaklaşmaya başladılar.

Gücü önceleyen, güce tapan modern kültür, yaşlıları üretebilme kabiliyetlerini, zihinsel işlevlerini kaybetmiş ve hayatlarını sürdürebilmek için başkalarına ihtiyaç duyan aciz varlıklar olarak görüyor ve onları tahsis ettiği evlere hapsediyor. Varlığını üstün performans ve ekonomik fayda üzerine kuran sistem gücü ve gençleri önemsiyor, yaşlıları ise alt bir statüde değerlendiriyor. Bu durum ne yazık ki zaman içinde birey ve toplumların yaşlı bireylere karşı bakış açılarını etkiledi. Hayatlarını tek kişilik bir alanda sürdüren ve öteki ile ilişkilerini sınırlı tutan Batı toplumlarında huzurevi, hayatın bir gerçeği olarak görülüyor ve........

© Milli Gazete


Get it on Google Play