Sıradanlığın Sıra Dışılığı!

İnsan bazen kendini bulmak için yola çıkar; fakat yola çıkarken yanına kendine ait olmayan o kadar çok yük alır ki, vardığı yerde artık kendisi değildir. Üzerine giydiği tavırlar, seçtiği kelimeler, yüzüne yerleştirdiği ifadeler, kalabalıkların gözünde oluşturmak istediği suret, zamanla onun gerçek yüzünü örten ince ama ağır perdeler hâline gelir. Kimi insan güçlü görünmek için kırılır, kimi özgür görünmek için esir düşer, kimi doğal görünmek için en yapmacık hâline bürünür. İşte insanın en hazin çelişkilerinden biri burada başlar: Kendisi olmak isterken kendiliğini kaybetmek…

Doğallık, zorlanarak varılacak bir menzil değildir. İnsan “Ben artık doğal davranacağım” dediği anda bile çoğu kez kendi üzerine yeni bir rol biçer. Çünkü doğallık, insanın kendini sahneye çıkarmamasıyla başlar. O, bir gösteri değil; gösteriden vazgeçiştir. Bir duruş sergilemek değil; duruş sergileme ihtiyacından arınmaktır. Kendini ispat etmek değil; varlığının ispat gerektirmediğini sessizce bilmektir.

Ne tuhaftır ki çağımız insanı, en çok kendisi olmaktan korkuyor. Kendi hâli ona yetersiz geliyor. Sıradan olmak, sanki bir eksiklikmiş gibi öğretiliyor. Herkesin “özel”, “farklı”, “benzersiz”, “dikkat çekici” olması gerektiği söyleniyor. İnsan, kalabalıklar içinde kaybolmamak için rengini bağırarak göstermeye çalışıyor. Fakat ne kadar bağırırsa, o kadar sıradanlaşıyor; ne kadar dikkat çekmeye uğraşırsa, o kadar içtenliğini kaybediyor. Çünkü hakiki farklılık, insanın üzerine sürdüğü parlak bir boya değildir; içinden taşan renkli bir ışıktır.

Asıl farklılık/sıra dışılık, sıradanlığın içinde saklıdır. Çünkü sıradanlık, herkesin kaçtığı ama olgun insanların sığındığı derin bir denizdir. İnsan sıradanlığı hor görür; çünkü onu basitlikle karıştırır. Oysa sıradanlık basitlik değildir. Sıradanlık, insanın kendini gereksiz süslerden, yapay parıltılardan, başkalarının bakışlarıyla biçimlenen kimliklerden arındırmasıdır. Sıradan insan görünmekten korkmayan kişi, aslında iç dünyasında büyük bir özgürlüğe erişmiştir. Artık kalabalığın alkışına, dikkatine, hayranlığına muhtaç değildir. Onun varlığı, dışarıdan onay beklemez; kendi hakikatinin içinde sakinleşir.

İnsanın yaratılışı zaten büyük bir mucizedir. Her insan, varlık sahnesine benzersiz bir mühürle gelir. Parmak izinden ses tonuna, bakışından acı çekme biçimine, sevinme tarzından susuşundaki derinliğe kadar her şey onda başlı başına bir farklılıktır. Böyle bir varlığın ayrıca farklı görünmek için kendini zorlaması, güneşin kendini ispat etmek için lamba yakmasına benzer. İnsan zaten farklıdır; fakat çoğu insan bu farklılığı fark etmediği için dışarıdan farklılık devşirmeye çalışır. Ne acıdır ki insan, kendi içindeki cevheri göremeyince, başkalarının gözünde parlayacak sahte taşların peşine düşer.

Bu çabanın altında çoğu zaman incinmiş bir benlik vardır. İnsan kendini yetersiz hissettikçe daha çok görünmek ister. İçindeki boşluğu dışarıdaki görüntüyle doldurmaya çalışır. Takdir edilmek, seçilmek, beğenilmek, fark edilmek ister. Bazen giyimiyle, bazen konuşmasıyla, bazen düşünceleriyle, bazen yalnızca tavrıyla “Ben farklıyım” demeye çalışır. Fakat insan “Ben farklıyım” diye bağırdıkça, aslında içinden “Beni görün” diye fısıldar. Bu yüzden farklı olma arzusu çoğu zaman bir yücelikten değil, bir aşağılık duygusundan beslenir.

Oysa gerçekten yüce olan insanlar, çoğu kez kendilerini gizlerler. Gürültüyle değil, sükûnetle yaşarlar. Kendilerini kalabalığın ortasına koyup sergilemezler. Onlar için değerli olmak, görünür olmakla aynı şey değildir. Bilirler ki en kıymetli taşlar, toprağın içinde sessizce bekler. Hakiki insanlık da böyledir; gösterişten çok sükûnetle, iddiadan çok tevazuyla, farklı görünmekten çok sahici olmakla anlaşılır.

Sıradanlığın içinde rahat etmek, büyük bir iç olgunluğun işaretidir. Çünkü sıradanlığı seçebilen insan, nefsinin sürekli alkış isteyen tarafını terbiye etmeye başlamıştır. O artık kendini başkalarıyla ölçmez. Başkalarının hayatını kendi hayatına ayna yapmaz. Herkesin koştuğu yere koşmak zorunda olmadığını bilir. Bir masada sessiz kalabilir, bir kalabalıkta öne çıkmayabilir, bir iyiliği duyurmadan yapabilir, bir bilgiyi gösterişe çevirmeden taşıyabilir. Onun sade oluşu, fakirlik değil;........

© Milli Gazete