İnsanın “İz Bırakma” İçgüdüsü! |
İnsanın yeryüzündeki serüveni, özünde sessizliğe karşı bir başkaldırı, unutuluşun soğuk nefesine karşı verilen ontolojik bir dirençtir. Mağara duvarlarına nakşedilen ilk bizon tasvirinden, dijital dünyanın uçsuz bucaksız veri yığınlarına kadar her eylem, en temelde tek bir dürtüye işaret eder: İz bırakma içgüdüsü… Bu içgüdü, felsefi bir düzlemde sadece bir hatırlanma arzusu değil; bilakis varlığın sürekliliğine dair fıtri bir çırpınış, yokluğa karşı var olabilme iddiasıdır.
İslam düşünce geleneğinde bu mesele, insanın "halife" sıfatıyla yeryüzüne gönderilmesi ve omuzlarına yüklenen "emanet" kavramı ekseninde metafizik bir derinlik kazanır. İnsan, sadece biyolojik bir organizma değil; Mutlak Varlık’tan (Vâcibü’l-Vücûd) bir tecelli taşıyan, Esmâ-i Hüsnâ’nın yeryüzündeki en berrak aynasıdır. Bu bağlamda iz bırakmak; insanın kendi içindeki o ilahi nüveyi dış dünyaya yansıtma, adeta kendi "şahitliğini" mekân ve zaman üzerinde somutlaştırma çabasıdır.
İnsan, doğası gereği muazzam bir paradokstur. Bir yanı toprakla mühürlenmiş bir fânilik (fenâ), diğer yanı ise sonsuzluğa meftun bir bekâ arzusu taşır. İz bırakma tutkusu, işte bu iki uç arasındaki gerilimden, yani geçici olanın kalıcı olana duyduğu iştiyaktan doğar. İnsan, kendi fâniliğini fark ettiği o sarsıcı anda, sonsuzluk deryasından bir katre alabilmek için ardında bir işaret, bir nişane bırakmak ister.
Ancak buradaki en hassas eşik şudur: Bırakılan iz, kibrin ve "ene" (benlik) davasının bir tezahürü müdür, yoksa hakikatin bir yansıması mı?
Eğer bu arzu sadece "isim bırakma" telaşına, görünür olma körlüğüne ve alkış toplama........