Fakirleştiren büyüme

Bazı temel gerçekleri tekrardan hatırlamakta ve insanlara da hatırlatmakta fayda var. Toplumun geneli ekonomi bilgisi açısından yeterli olmayabilir ve herkes de finansal okuryazarlığa sahip olmak zorunda değildir haliyle.

İlk olarak enflasyon düşüşünün fiyatların azalması anlamına gelmediğini hatırlatmak gerek. Enflasyonun düşmesi, fiyat artış hızının yavaşlaması anlamına geliyor. Bizim yaşadığımız örnekte, enflasyon kağıt üzerinde geçmiş yıllara göre oransal olarak hayli düşmüş gözükse de bunun sokaktaki vatandaş tarafından algılanamaz olması, hatta tam tersi şekilde enflasyonun arttığı zannına kapılınması gibi bir durum söz konusu.

Enflasyon düşüyor ancak fiyat artışları oransal olarak gerilese de daha yüksek fiyat seviyeleri üzerinden gerçekleşiyor ve dolayısıyla da halkın nazarındaki miktarsal zamlar da yine yüksek tutarlar teşkil ediyor.

Mesela, 100 liralık bir mal yüzde 40 enflasyonla varken 140 lira olurken, enflasyon yüzde 30’a düştüğünde yani 10 puanlık bir düşüş olduğunda bile 140 liradan 182 liraya yükseliyor. Yüzde 40 enflasyon varken 40 liralık artış varken, yüzde 30’a düşen enflasyonda fiyat artışı 42 liraya çıkıyor. Elbette ki “ücretler de artıyor ama” denebilir. Fakat ücretlerdeki artış yılda 1 kere, o da reel geliri artıracak şekilde bile değilken, insanların muhatap oldukları mal ve hizmetlerin fiyatları 1 senede defalarca artıyor. Fiyatların bu denli hızlı değiştiği bir ortamda ücretler aynı hızda artmayınca, insanların algısı da ister istemez enflasyonun düşmediği, tersine daha da arttığı şekilden oluyor.

Düştüğü söylenen enflasyona rağmen hala ve ısrarla yüksek faiz belasının sürmesi de toplumsal algıyı ve enflasyonun düştüğüne olan güvenci zedeliyor. Bundan dolayıdır ki, TCMB’nin anketine göre bile hane halkının yıl sonu enflasyon beklentisi yüzde 52 civarında seyrediyor, ki TCMB’nin yıl sonu hedefi yüzde 16!

İnsanların bu denli hızlı değişen fiyatlara alışamaması ve bu denli süratle yaşanan yoksulluğa anlam verememeleri gayet normal. Burada “enflasyonla mücadele” adı altında uygulanan kemer sıkma politikalarının nereye varmak istediğini de tartışmak gerekiyor belki. Kemer sıkarak elde edilecek olan enflasyonda yapay bir düşüş, kemerler gevşetilince yeniden bir yükselişe yol açınca yeniden “kemer sıkma”ya mı dönülecek mesela? Türk toplumu, sonu gelmez bir kısır döngü içinde ve fakirlik girdabında yaşarken, faizcilerin ekmeğine yağ sürülmeye devam mı edilecek? Bu soruların cevabını bilen yok.

Burada bir de sıhhati sorgulanan enflasyon verileri var ki, orası büsbütün ayrı bir tartıma konusu zaten.

Bir diğer temel yanlış da ekonomik büyüme ile ekonomik kalkınmayı aynı sanmak. Türkiye’de uygulanan yanlış ekonomi politikaları, bir şekilde ekonomik büyüme üretiyor, ki bu kısa vadeli bir neticedir. Ancak bu kağıt üzerindeki, istatistiki büyüme, her nedense topluma gelir ve refah artışı olarak yansımıyor. “Baskılanan dolar”a göre hesaplanan kişi başı milli gelirin 17 bin dolara yükseldiği söylense de, özellikle de şu son 6-7 yılda yaşanan eşi benzeri görülmemiş toplumsal fakirleşmeden sonra kimsenin bu verilere inanası gelmiyor.

Kağıt üzerinde büyüme sağlansa da bu ekonomik kalkınmaya dönüşmüyor, halkın reel gelirini artırmıyor, tersine azaltıyor. Hintli iktisatçı Jagdish Bhagwati’nin tespitiyle “Fakirleştiren Büyüme”dir bu. Bir ülkedeki ekonomik büyüme yoksulluğa sebep olabilir. Ekonominin büyümesi, milli gelir pastasından alınan payı bazıları için daha büyük yaparken, geri kalanı için ise küçültür. Zenginlerin daha zengin, yoksulların daha yoksul olmasına neden olan ve gelir dağılımı adaletini bozan bir büyüme.

24 Ocak kararlarıyla beraber küresel ekonomik sisteme entegre olma yolunu seçen Türkiye, bunu maalesef ki vahşi kapitalistlerden de sert bir şekilde yapmaya girişti ve sürekli olarak emek yerine sermayeyi önceledi. Son dönemde daha da hızlanan bu süreçle birlikte iş gücü piyasalarında asgari ücret temel ücrete dönüşürken, sosyal yardım alanların sayısı pek çok Avrupa ülkesinden daha fazla bir nüfus teşkil eder hale geldi. Bütün bunlara bir de sefalete itilen emekliler ekleniyor ve geçinmek için bankalara muhtaç edilen milyonlar da hesaba katılınca, kağıt üzerinde yaşanan büyümenin toplumun küçük bir kesimi dışında kimselere yaramadığı ortaya çıkıyor.

Türkiye’de uygulanan ve halkın kaybedip sürekli olarak faizcilerin kazandığı bu ekonomik model, tam da Fakirleştiren Büyüme’ye tastamam uyuyor.


© Milli Gazete