Umudun tüketilmesi
Gençliğin durağanlıktan kurtuluşu için en belirleyici olan tutku umuttur. Umut, geleceğe dönük ve yürüyüş olarak bilinir. Gençlik hareketleri genel anlamda umut ile beslenir ve bileylenirler. Gelecekte yapılacak çok şeyleri vardır. Bu genel anlamda bir yenilenme, bir bilinç yüklenişiyle dirilme tutkusunun oluşumu için yol verilir, yol gösterilir.
7 Ekim Gazze olayı başlangıçta bir umutsuzluğun başlangıcı iken iki yılı aşkın direniş sonunda umudun artışına neden olmuştu. Bu, sadece Gazzeliler için değil, mazlum topluluklar için genel bir tutkuya dönüştü.
Diriliş ve direniş bilinci Müslümanlar arasında bir akım oluştururken, Müslüman olmayan topluluklarda da benzer bir durum yaşandı. Bu da insanlık adına umut verdi. Sonuçta sadece Gazzelilerin değil, mazlum halkların ve toplulukların bir kazanımıydı. Dünyayı ayağa kaldıran bu duygu zamanla birden ne olduysa Müslüman diye bilinen ulusların öncülüğünde bu direniş sonlandırıldı.
Emperyalizm oyununu ustaca oynadı, Müslüman liderlerini devreye soktu, Gazzelilere güven verildi. Zaten direniş Suriye’nin işgal edilmesi, Lübnan’ın etkisiz kılınmasıyla son buldu. Filistin’de katliam sürüyor. İşgal devam ediyor.
Üzücü olan şu ki; ülkemizde büyük bir direniş akımı oluşmuşken Gazze için çırpınır iken, şimdi özellikle derin bir sessizliğe bürünülmüş bulunuluyor. Bu derin sessizlik hayra alamet değil. Daha da üzücü olanı, derin sessizliğin yanında umutsuzluğun baskınlaşması, işgalin kanıksanması ve ruhen teslim olunmasıdır. Arada kimi umut veren söylemlerin artık hiçbir karşılığı bulunmamaktadır. Şam ütopyası son buldu. Artık Şam bir atlama taşı ya da bir ön adım olarak görülemiyor. Çünkü Şam artık işgal altında. Lübnan etkisiz kılındı, o da savunma düşüncesiyle bir başına kaldı.
Anti Siyonist gerilim iyice azaldı. Arada bir çıkan tek tük seslerin bir karşılığı yok. Ticaret filoları kesintisiz çalışıyor, gemiler limanlardan doldurup götürüyor. Hava sahaları açık. Hiçbir yaptırım yok.
Siyonizm sadece ufak tefek gösteriler ya da tiyatromsu kimi eylemlerle geçiştiriliyor. Muhafazakârlık psikolojisi direniş ruhunu iyice köreltti. Kimi durumlarla yetiniliyor. Hatta muhafazakâr kesimler İran’ın düşüşünü dört gözle bekliyor. Araya ramazan girince dikkatler daha çok bu alana yoğunlaştı. Zaten ramazan gelmemiş olsaydı da sonuç değişmezdi. Çoktan beridir derin bir uyku ile bir uyuşukluk sürecine girilmiş bulunuluyor.
Bu, sadece Gazze’nin işgali anlamına gelmiyor. Emperyalizm karşısında umutsuzluğun ve teslim oluşun bir görünümü ve göstergesi. Bu, sadece yenilgi değil, yenilgiden öte benimseyişin bir belirtisi.
Gençliği umut ve diriliş ruhuyla yeniden harlandıracak, bir aşk dili kazandıracak soylu bir duruşa gereksinim var. Bu sadece Müslümanlar için değil, insanlık için gereklidir.
Eli kalem tutan, düşünen entelektüel bir birikim ve bilincin oluşumu gereklidir. Bu da öncülerin kendilerini canhıraş ortaya atmalarıyla olur. Siyasal sloganlarla kafası şişkin, bürokratlar, iş kaygısıyla makamından olma endişesi taşıyanlarla olmuyor. Köşe başlarını tutmuş, televizyon akranlarını dolduranla asla olmuyor. Belleklerinde oluşan mitler, putlardan ötürü sağı solu görecek konumda ve durumda değildirler.
Kitleleri savuranlar baskın olduğu sürece, asıl olan gençlikte de yorgunluk ve umutsuzluk belirtileri olunca işin içinden çıkılmaz oluyor. Umutları tüketenler de bir gün tükenirler, bir gün onların da sonu gelir.
Elbette umudumuz tükenecek değil; bir tek kişi olarak kalsak da umudumuzu yitirmeyiz. Daha bileylenir, daha çok çaba gösteririz.
Kendimizi yolun başında buluyoruz, yeni bir başlangıç için yeni bir hamleye hazırlanıyoruz. Sorumluluğumuz kendimizle başlar, biz varsak umut vardır.
