menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Devletin Gölgesinde Milis

15 0
14.09.2026

Suudi Arabistan’ın Doğu-Batı petrol boru hattına Irak topraklarından fırlatılan insansız hava araçlarıyla düzenlenen saldırıyı yalnızca yeni bir “İran-Suudi Arabistan gerilimi” başlığı altında okumak, Ortadoğu’da son yirmi yılda ortaya çıkan yeni savaş biçimini ıskalamak olur. Mesele bir boru hattının vurulmasından çok daha büyüktür. Çünkü saldırının ortaya çıkardığı temel soru, Irak’ın Suudi Arabistan’a savaş açıp açmadığı değil; Irak devletinin kendi topraklarından başka bir devlete savaş açılmasını engelleyebilecek kadar egemen olup olmadığıdır. Riyad ve Medine bölgelerindeki Doğu-Batı hattının çeşitli noktalarının birden fazla İHA tarafından hedef alındığını Suudi makamları resmen açıkladı. Irak hükümeti de saldırıların kendi topraklarından, Meysan vilayetindeki bir noktadan gerçekleştirildiğini kabul ederek Meysan Operasyon Komutanı’nı görevden aldı ve soruşturma başlattı. Böylece olayın en kritik unsuru tartışma olmaktan çıktı: Saldırı vektörü Irak toprağıydı.

Bu tespit son derece önemlidir. Çünkü uluslararası sistemin temel ilkelerinden biri, devletin yalnızca sınırlarını yönetmesi değil, sınırları içindeki örgütlü şiddet kapasitesini de kontrol etmesidir. Max Weber’in klasik tanımıyla devletin ayırt edici vasfı, meşru fiziksel şiddet araçları üzerinde tekel iddiasıdır. Irak örneğinde ise yıllardır tam tersine bir yapı oluştu: Devletin kurumları var, ordusu var, sınır muhafızları var, başbakanı ve parlamentosu var; fakat aynı coğrafyada devletin dış politika kararından bağımsız hareket edebilen, uzun menzilli füzelere ve gelişmiş İHA sistemlerine sahip silahlı örgütler de bulunuyor. Reuters’ın Irak’taki İran bağlantılı silahlı yapılanmalara ilişkin araştırmasına göre yaklaşık on sertlik yanlısı Şii fraksiyondan oluşan “Irak İslami Direnişi” çatısı altında tahminen 50 bin savaşçı bulunuyor; bu yapıların envanterinde uzun menzilli silahlar ve gelişmiş hava savunma sistemleri de var. Daha önemlisi, bu gruplar yalnızca askerî örgüt değil; inşaat, gayrimenkul ve döviz piyasası gibi ekonomik alanlarda da kökleşmiş durumda.

İşte Suudi petrol hattına yapılan saldırı tam olarak bu yapısal krizi görünür hale getirdi. Başbakan Ali ez-Zeydi’nin Meysan Operasyon Komutanı’nı görevden alması siyasi açıdan anlamlıdır fakat stratejik açıdan yeterli değildir. Çünkü bir komutanı görevden almak başka, ülke içinde devletten bağımsız çalışan füze ve İHA ağını ortadan kaldırmak başka şeydir. Bağdat yönetimi İran yanlısı silahlı gruplara silahlarını teslim etmeleri için 30 Eylül 2026 tarihini vermiş durumda. Ancak en güçlü örgütlerden bazıları bu takvimi açıkça reddediyor. Kataib Hizbullah başta olmak üzere beş İran bağlantılı silahlı grubun silahsızlanma, örgütlerini feshetme ve devlet güvenlik kurumlarına katılma talebine direnmesi, Irak’ın egemenlik meselesinin hukuki değil fiilî bir problem olduğunu gösteriyor.

Burada daha büyük bir çelişki ortaya çıkıyor: Bir devlet başka bir ülkeye “Topraklarımız size karşı kullanılmayacaktır” güvencesi verirken, aynı topraklardan yüzlerce kilometre uçabilen silahlı İHA’lar kalkabiliyorsa, dış dünya o ülkenin hangi sözüne göre hareket edecektir? Hükümetin açıklamasına mı, sahadaki silahlı kapasiteye mi? Modern egemenliğin belki de en acımasız ölçüsü budur. Bayrak, anayasa ve diplomatik temsil devlet olmanın hukuki unsurlarıdır; fakat başka bir ülkeye saldırabilecek silahlı aktörler üzerinde emir-komuta kuramıyorsanız, egemenliğinizin bir bölümü kâğıt üzerinde kalmaya başlar. Nitekim Irak hükümeti saldırı sonrasında Şelemçe sınır kapısını kapattı ve geniş çaplı güvenlik operasyonu başlattı. Bu tedbirler Bağdat’ın olayın ciddiyetinin farkında olduğunu gösteriyor. Fakat aynı zamanda şu soruyu da doğuruyor: Eğer bu ağlar saldırıdan sonra bulunabiliyorsa, saldırıdan önce neden engellenemedi?

HÜRMÜZ'DEN KAÇARKEN VURULAN DAMAR

Saldırının hedefi de tesadüfi değildi. Doğu-Batı Boru Hattı, yani Petroline, Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol üretim merkezlerini yaklaşık 1.200 kilometre boyunca Kızıldeniz kıyısındaki Yanbu’ya bağlıyor. Hattın kapasitesi günlük yaklaşık 7 milyon varile kadar çıkabiliyor. Normal şartlarda bile stratejik olan bu altyapı, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla olağanüstü önem kazandı. Çünkü Suudi Arabistan için mesele artık alternatif bir ihracat güzergâhı oluşturmak değil, petrolünü dünya pazarına çıkarabilmek meselesiydi. Doğudaki petrolü boruyla batıya taşıyor, Yanbu’dan tankerlere yükleyerek Hürmüz’ü tamamen devre dışı bırakıyordu. İHA saldırıları sonrasında hattın ihtiyaten kapatılması bu nedenle yalnızca bir tesis arızası değildir; Suudi enerji........

© Milat