menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Dijital ikiz

27 0
17.09.2026

Bir insanın kendisine benzeyen görüntüsünü oluşturmak kolaydır. Asıl mesele görüntüyü üretmek değil, görüntü ile gerçek arasındaki mesafeyi kaybetmemektir.

Bir yüzün bütün çizgileri aynı olabilir, bir ses aynı tınıyı taşıyabilir, bir davranış biçimi gerçeğine şaşırtıcı ölçüde benzeyebilir. Yine de ortaya çıkan şey, insanın kendisi değildir. Çünkü insan yalnızca görünenlerden ibaret değildir; hafızası, yaşadığı acılar, korkuları, beklentileri ve aldığı kararlar da görünmeyen tarafın içindedir.

Devletler ve coğrafyalar için de benzer bir yanılgı vardır.

Bir ülkeyi yalnızca bize görünen yüzüyle tanımladığımızda, onun gerçekliğinin yerine kendi zihnimizde oluşturduğumuz bir görüntüyü koyarız. İran'ı yalnızca tehdit olarak görmek, İsrail'i yalnızca güvenlik kaygılarıyla açıklamak, Suudi Arabistan'ı yalnızca petrol üzerinden okumak, Türkiye'yi yalnızca askerî veya diplomatik hamleleriyle tarif etmek aynı yanılgının farklı biçimleridir.

Gerçek coğrafya, bizim ona verdiğimiz isimlerden çok daha büyüktür.

Bugün Ortadoğu'ya bakarken ihtiyaç duyduğumuz şey de belki tam olarak budur: Birbirimizin zihnimizdeki görüntülerini değil, gerçekliğin kendisini görebilmek.

Çünkü bu coğrafyada bir ülkenin canını yakan gelişme, diğerinin güvenlik hesabını değiştiriyor. Bir limandaki hareketlilik enerji yollarını etkiliyor; bir enerji hattındaki kesinti başka güzergâhları devreye sokuyor; Yemen'de yaşanan bir gerilim Suudi Arabistan'ın güvenliğinden Mekke'nin çevresindeki hassasiyete kadar uzanan daha geniş bir endişe alanı oluşturabiliyor.

Haritadaki mesafeler ayrı, hayatın damarları birbirine bağlı.

İran'ın ağır ekonomik baskılar ve yaptırımlar altında yaşadığı sıkışmışlığı görmek gerekiyor. İran'ın bölgesel ağırlığını görmek de gerekiyor. Fakat bir ülkenin yaşadığı sıkıntıyı görmek, o ülkeyle bağlantılı bütün aktörlerin her adımını onaylamak anlamına gelmiyor.

Aynı ayrım başka ülkeler için de geçerli.

İsrail'in güvenlik kaygılarını görmek, bölgedeki bütün acıları görmezden gelmek değildir. Suudi Arabistan'ın güvenliğini önemsemek, Yemen'de yaşanan insani bedeli unutmak değildir. Türkiye'nin güvenlik kaygılarını anlamak, bölgedeki diğer toplumların endişelerini yok saymak değildir.

Bir tarafın acısını görebilmek, diğer tarafın acısını inkâr etmeyi gerektirmez.

Mekke çevresinde yaşanan son gelişme bu ayrımın ne kadar önemli olduğunu gösterdi.

Suudi makamları, Mekke'nin güneyinde bir Husi İHA'sının düşürüldüğünü açıkladı. Husiler ise Mekke'yi veya kutsal alanları hedef aldıkları iddiasını reddetti. Dolayısıyla İran'ın doğrudan Mekke'ye saldırdığını söylemek, eldeki verinin ötesine geçmek olur. Fakat Yemen'deki Husilerin İran'la ilişkisi ve Tahran'ın bölgedeki etkisi de ayrıca değerlendirilmesi gereken bir gerçekliktir.

İlişkiyi görmek başka, sorumluluğu delil olmadan doğrudan birbirine bağlamak başkadır.

Pakistan da Mekke çevresindeki İHA girişimine ilişkin güçlü bir kınama yayımladı ve Başbakan Şahbaz Şerif taraflara azami itidal çağrısı yaptı. Böyle bir tabloda kınamanın dili kadar, kınamanın ardından kurulacak cümlelerin de sorumluluğu önem kazanıyor. Çünkü bir saldırıya tepki vermek başka, tepkiyi yeni bir çatışmanın gerekçesine dönüştürmek başkadır.

Tam burada Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın 16 Eylül'de Suriye dönüşünde yaptığı açıklamalar önem kazanıyor.

Fidan, Mekke İttifakı'nın kurumsallaşma sürecinin devam ettiğini ve üç ülkenin teknik düzeyde çalışmalar yürüttüğünü söyledi. Suudi Arabistan'ın hem güneyden hem kuzeyden hedef alınmasının kabul edilemez olduğunu belirtti. Olayın kuzeyden ve güneyden kuşatmaya,........

© Milat