Değişen savaş konseptleri ve konvansiyonel orduların asimetrik çıkmazı
Birinci Dünya Savaşından bu tarafa, devletlerin askerî gücü; sahip oldukları tankların sayısı, savaş uçaklarının üstünlüğü ve donanmalarının büyüklüğüyle ölçüldü. Daha büyük orduya sahip olanın kazanacağına dair inanç, modern askerî öğretilerin temelini oluşturdu. Ancak Basra Körfezi, Hürmüz Boğazı ve son yıllarda Orta Doğu'da yaşanan çatışmalar gösteriyor ki savaşın kuralları sessizce değişiyor.
Artık mesele kimin daha büyük ordusu olduğu değil; kimin rakibinin güçlü yönlerini zayıflığa dönüştürebildiğidir.
Amerika Birleşik Devletleri (ABD), tarihinin en karmaşık askeri ve stratejik çıkmazlarından biriyle karşı karşıyadır.
ABD Genelkurmay Başkanı General Dan Caine'in gizli uyarısı (Patriot stoklarının ve hava savunma mühimmatının tehlikeli seviyede azalması) ve CENTCOM’un İran’la savaşında son 2-3 haftada yaşadığı devasa altyapı/radar/hangar kayıpları (7 komuta merkezi, 6 Patriot radarı, 6 MQ-9 hangarı vb.), ABD’nin "sürdürülebilir savaş" kapasitesini ciddi şekilde vurmuştur.
İran’ın Fordow ve İsfahan şehirlerinin kırsal alanında gizlendiği öngörülen zenginleştirilmiş uranyumu ele geçirmek için SEAL ve Ranger birlikleriyle hazırlanılan kara operasyonu planı, ABD'nin hava harekatıyla sonuç alamadığının teyididir.
ABD için üç yol kalmıştır: Savaştan çekilmek, mühimmatını riske atarak devasa bir hava harekâtı düzenlemek ya da İran topraklarında yüksek kayıp riski barındıran bir kara baskınına girmek. Washington'ın mühimmat krizi derinleştikçe diplomasi masasına dönme veya sınırlı nokta baskınlarıyla geri çekilme ihtimali güçlenmektedir.
17nci Yüzyıldan itibaren İngiliz sömürgesi olan ve 18. yüzyılın sonunda bağımsızlığını ilan eden ABD ile Birleşik Krallık, tarih boyunca Anglosakson bağlara dayalı değişmez bir emperyal ittifak yürüttü. Ancak Soğuk Savaş sonrası gücü epey yıpransa da ABD'nin en sadık müttefiki sayılan İngiltere'nin, Washington’ın üslerini kullanma talebine bu kez tereddütle yaklaştığı görülüyor.
Nedeni son derece açık: Londra, İran Devrim Muhafızları’nın "Savaşa müdahil olmanız halinde İngiltere ve tüm bölgesel çıkarlarınız meşru hedefimizdir" şeklindeki doğrudan tehdidine maruz kaldı. Düşünün; yüzyıllar boyunca en sinsi stratejilerle adeta emperyalizmin kitabını yazan, 19. ve 20. yüzyılın o "üzerinde güneş batmayan" imparatorluğu, bugün İran gibi bölgesel bir aktörün tehdidinden çekiniyor. Doğrudan bir askeri operasyona katılmanın Doğu Akdeniz ve Körfez’deki kendi varlığını........
