Selim Kuneralp yazdı: Papalık ve ekümenizm |
Papa Leo XIV’ün 27-30 Kasım tarihleri arasında ülkemize gerçekleştirdiği ziyaret herhangi bir falsoya meydan vermemek suretiyle tamamlanmıştır. Bunda yüz yıllar boyunca Vatikan’ın edindiği diplomasi tecrübesinin yanında iktidarın ziyarete gölge düşürmemek için harcadığı özel gayretin de muhakkak ki rolü olmuştur. Türkiye’de medyanın, en azından ziyaret devam ederken buna fazla bir ilgi göstermemiş olması şaşırtıcı değildir. Ancak özellikle Hristiyan dünya çok büyük ilgi ile takip etmiş, meydana gelecek herhangi bir aksamanın olumsuz yankıları çok büyük olacaktı. Bunun idrak edilmiş olması ve özellikle Papa’nın İstanbul’da gittiği çeşitli Hristiyan mekânlarda herhangi bir taşkınlığa imkân verecek gösterilere izin verilmemiş olması çok isabetli olmuştur. Neticede ziyaretin mevcut ortamda ülkemizin dışarıdaki imajına belki çok büyük bir faydası olmayacaktır ancak herhangi bir falso meydana gelmiş olsaydı zararı çok büyük olacaktı.
Bu arada diplomasi derken Türkiye’nin 1960 yılında açtığı Vatikan Büyükelçiliği’nin neredeyse bir yıla yakın bir süredir boş tutulduğunu hatırlatalım. Dışişleri Bakanı’nın orayı kapatma arzusunda olduğuna ilişkin bir duyum almıştım. Umarım bu doğru değildir ve Papa’nın ziyareti sonrasında gerekli atama kısa zamanda yapılır.
1967 yılından bu yana Katolik kilisesinin başına geçen bütün Papalar (sadece seçildikten üç hafta sonra vefat eden Jean-Paul I hariç) dönemlerinin başlangıcında ülkemize ziyaretlerde bulunmayı adet edinmişlerdir. Burada ülkemizi ilk ziyaret eden Paul VI ile başlayan 1000 yıllık ayrılıktan sonra Doğu (Ortodoks) ve Batı (Katolik) kiliseleri arasında meydana gelen yakınlaşma arzusunun aralıksız bir şekilde kendisini hissettirdiğini de hatırlatmakta fayda var. Papa Ankara’da Vatikan Devlet Başkanı sıfatıyla ağırlanmış, buna karşılık İznik ve İstanbul’da muhatabı Patrik Bartholomeos ile ortak ayinler düzenlemiş, birçok etkinliğe onunla birlikte katılmıştır. Bu suretle Papa bazı çevrelerce İstanbul’da zaman içinde eritildikleri için sayıları 2000 civarına inmiş Rumların dini ihtiyaçlarını karşılamakla sınırladıkları Patriği kendi eşiti olarak gördüğünü göstermiştir. Umarım mesaj alınmıştır.
Artık herkesin bildiği gibi ziyaretin esas amacı bütün farklılıklarına rağmen tüm kiliseleri birleştiren ortak dogmanın kabul edildiği MS 325 yılında şimdiki adıyla İznik’te yapılan Konsilin 1700’üncü yıldönümünü kutlamaktı. Bu kutlama ziyareti Leo XIV’e selefi Francis’in vasiyeti oldu diyebiliriz. Konsili toplayan, Hristiyanlığı kabul etmeye hazırlanan İstanbul’un kurucusu İmparator Konstantin’in kendisiydi. Amaç Hristiyan dininin daha başlarında çeşitli dogmaların çatışması ve özellikle İsa’nın tanrısal ve insani kimliklerinin ne şekilde birleştirileceği konusundaki tartışma ve bölünmelere son vermekti. Burada ayrıntısına girmeyeceğim ama İsa’nın herhangi bir peygamber olmadığı, Tanrı’nın oğlu olarak tanrısal bir kişiliği de olduğu Nikea’da bir daha değişmeyecek şekilde kabul edilmiştir.
Eğitimim boyunca Hristiyanlığa epey muhatap olmakla beraber kendimi bir din uzmanı olarak görmüyorum. Dolayısıyla bu konuya daha fazla girmeyeceğim. Zaten merak edenler son günlerde yayınlanan birçok makalede bu meselenin çeşitli veçheleri hakkında ayrıntılı bilgilere ulaşabilirler.
Ziyaret münasebetiyle Katolik kilisesini bildiğim bütün kiliselerden, hatta İslam ve diğer dinlerdeki yapılandırmalardan ayıran devlet başkanlığı ile dini liderlik kimliklerini birleştiren özel yapısı üzerinde duracak oldum. Bildiğim kadarıyla Papa’nın bu konumu bugünkü dünyada bir tek Tibet’in hem dini lideri hem de Çin tarafından 1959 yılında ülke işgal edildikten sonra Hindistan’a sığınmak durumunda kalan Tibet’in hükümdarı Dalai Lama ile karşılaştırılabilir. Dalai Lama’nın hükümdarlığı da resmen değilse de fiilen ülkeden kaçmak zorunda bırakıldıktan sonra sona ermiştir.
Papalığın........