Selim Kuneralp yazdı – 2025: Dış politikada kaybedilmiş bir yıl daha

Aslında haksızlık etmeyelim: 1973 ile 2014 arasında, yedi yılı Cenevre’de uluslararası memur olarak geçen dönem dahil tam 41 yıl süren meslek hayatımda ve sonrasında ülkemizin hiçbir iç veya dış sorununu çözdüğünü göremedim.

1973 yılında Dışişleri Bakanlığı’na girdiğimde İspanya ve Portekiz’de nerede ise yarım yüz yıldır devam eden tek parti ve tek adam diktatörlükleri, Yunanistan’da Albaylar cuntası, Doğu Avrupa’da Sovyet egemenliği mevcuttu. Bugün her biri NATO ve AB üyesi olan Baltık ülkeleri ile Slovenya ve Hırvatistan haritada bile yoklardı. Çocukluğumun bir bölümünün geçtiği Londra’da gittiğim okula yakın bir sokakta bir binadan hiç tanımadığım, siyah-beyaz-lacivert bayrak sallanırdı. Sonra öğrendim ki Estonya ve diğer iki Baltık ülkesi 1940’ta ilk önce Sovyet, sonra Alman, sonra tekrar Sovyet işgaline uğradıktan sonra Birleşik Krallık hükümeti Türkiye dahil diğer NATO ülkeleri gibi bu işgalleri tanımamış ve sürgündeki hükümetlerinin Londra’daki elçiliklerini açık tutmalarına izin vermişti. Günün birinde bu ülkelerin tekrar bağımsızlıklarına kavuşacaklarına kim inanırdı? Oysa hepsi demokratik dönüşümünü tamamlamış, bugün ekonomik istikrarı elde etmiştir. Burun büktüğümüz Bulgaristan birkaç gün sonra kendi para birimini terk ederek euro bölgesine katılacak. Estonya’nın eski Başbakanı Kallas, bugün AB Komisyonu Başkan Yardımcısı ve Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi.

1973’te ise Türkiye 12 Mart döneminden yeni çıkmış, 12 Eylül 1980 darbesine kadar devam edecek siyasi ve ekonomik istikrarsızlık dönemi başlamıştı. Sık sık değişen hükümetler hem iç hem de dış politikada herhangi bir kalıcı karar alınmasını engelliyordu. Ekonomi bir bunalımdan diğerine sürükleniyor, benzin kuyrukları, döviz ve akla gelen her malın karaborsası ve terör o dönemden aklımda kalan en önemli hatıralar.

Göreve başladığımda Kıbrıs’ta Albayların tetiklediği darbe ve arkadan gelen harekat daha olmamış, Ege sorunları da daha keşfedilmemişti. Türkiye bugünkü gibi içine kapanmış, dış ilişkilerde edilgen bir konumda yaşıyordu. O zamanki adıyla AET ile yapılan anlaşmalar kağıt üzerinde kalmış, o dönemdeki CHP ve Necmettin Erbakan’ın partisi MSP yönetimindeki hükümetler ideolojik yaklaşımları nedeniyle kapalı ekonomi ile durumu idare etmeye çalışıyorlardı.

Kıbrıs’taki darbe hükümeti, hatta silahlı kuvvetleri tamamen hazırlıksız yakalamıştı. Darbeden sonra 20 Temmuz barış harekatı yapılmış, darbeciler kovulmuş, ancak BM ateşkes ilan etmeden önce ele geçirilen topraklar o kadar azdı ki askeri bakımdan yetersiz sayılmıştı. Birinci harekat yapıldığında dünya alkışlamıştı çünkü darbeciler Türkiye’nin de garantörü olduğu 1960 düzenini bozmuştu. Ancak Cenevre görüşmelerinde hükümetin istediği sonuç çıkmayınca 9 Ağustos’ta ikinci harekat yapılmış ve bugünkü ateşkes hattı belirlenmişti. Ancak ikinci harekatın gerekçesi darbeciler kovulduktan sonra Garanti Anlaşması olamazdı ve o yüzden dünya buna karşı çıkmıştı. Sonuçsuz kalan Cenevre görüşmelerinden ayrılırken İngiliz Dışişleri Bakanı Callaghan, “Bugün Kıbrıs Türk ordusunun esiridir, yarın Türk ordusu Kıbrıs’ın esiridir” deyivermişti. Çok da haksız sayılmaz. Ordumuz belki Kıbrıs’ın esiri değil, ama çözümlenmemiş Kıbrıs sorunu ülkemizin her alanda ayağına dolanmış bir hal aldı.

1974’ten bugüne kadar şimdiki iktidar dahil hiçbir hükümet zamanlı kararlar alarak Kıbrıs sorununu çözemedi. Oysa ikinci harekattan sonra 1960 Anayasasına dönülmüş olup, iki bölgeli federasyona geçilmiş olsaydı hem Türkiye Garanti Antlaşması’na uymuş olur, hem de soruna kalıcı bir çözüm bulunmuş olurdu. Hele 1975 nüfus mübadelesinden sonra adanın iki tarafının etnik bakımdan homojenleşmiş olmasından sonra 1974 öncesi görülen kıyımlar imkansız olacaktı.

Ancak özellikle sağ partilerden gelen şehit kanıyla alınan toprak masada verilmez teranesi gerekli toprak ayarlamalarını ve dolayısıyla çözümü imkansız hale getirmiştir. Konu tazeyken alınması nispeten kolay olan kararlar zamana bırakılınca sorunlar kemikleşiyor. Bunu dış politikamızda sık sık görür olduk. Elli yıl içinde bir çözüme yaklaşmış değiliz. Geçen ay yapılan seçimlerde Kıbrıs Türklerinin çok büyük bir çoğunlukla çözüm tarafı adayı seçmiş olmalarına rağmen çözümsüzlük taraftarlarının hakim olduğunu görüyoruz.

Geciken kararların işe yaramadığını Kıbrıs konusunda açık bir şekilde gördük. Ülkemizin 1999 yılında AB adaylığının kabul edilmesi ve Kıbrıs’ın AB üyelik müzakerelerinin aynı zamanda yürümesi inanılmaz bir fırsat sağlamıştı. BM Genel Sekreteri Annan’ın önderliğinde hazırlanan ve onun adını........

© Medyascope