Özlem Yalım yazdı: Hapishane ve tasarım

Son güncelleme: 12 Nisan 2026 -

Özlem Yalım yazdı: Hapishane ve tasarım

Çeşitli insanların hapishanelerde yazdıklarını okumayı severim. Mesela Sabahattin Ali’nin Duvar’ında anlattığı ruh hali, o kalın duvarların tüm esareti, uzaktan gelen sesler, bilmediğim mekanın izleri olarak içime işlemiştir. Orhan Kemal, 72. Koğuş’ta zavallı Ahmet Kaptan’ın içinde bulunduğu berbat ortamı tasvir ederek başlar; buradaki izlenimler yazarın 1940’ta Bursa Cezaevi’ndeki kendi öz deneyimlerinden ilham almış olmalı. Kemal Tahir’in Karılar Koğuşu romanı kadın mahkumların yaşamında önemli yer tutan “taş avlu” yu belleğimize işlerken belki de bunu en çıplak hali ile “Uçurtmayı Vurmasınlar” filminde görebildik. Nazım’ın şiirlerinde hapisane yapısı bahsettiği duvarlar ve kapılarla, hayatın sevinçleri, özlemleri ve üzüntüleri için metaforlara dönüştü bizler için.

İnsanın fiziki ve sosyal çevresinden izole olduğu bu ortamda ani ve zorunlu bir içe dönüş yaşaması, en samimi hallerini ortaya çıkarıyor çoğu zaman.

Son dönemde elimden düşüremediğim bir yapıt Antonio Gramsci imzalı meşhur Hapishane Defterleri.

Zorlu bir yaşam sürmüş olan Gramsci, hapse girer girmez kardeşine yazdığı mektupta, bu iç dünyasına dönme meselesine değiniyor ve başlıyor bu defterleri tutmaya. Zekası yüzünden karamsar, umudu sayesinde pozitif olan düşünür “Kafanı duvara vurursan, kafan kırılır; duvar değil” diyor. Yaşamın taraf tutmak demek olduğunu ve tarafsızlardan nefret ettiğini söylüyor; böylelerinin “tarihin ölü ağırlığı” olduğunu da ekliyor. Gramsci’ye göre istisnasız tüm devletler birer diktatörlük. Mussolini rejimi altında 1929-35 arasında kaleme alınan bu notlar bugün fazlası ile yeniden göz atmaya değer.

Günümüzün Türkiye’sinde, çeşitli gerekçelerle tutuklanma vakaları gittikçe artarken, hapishanelerden yansımalar da günlük yaşamımızın bir parçası haline dönüşüyor. İtiraf edelim aklımızın kalbimizin bir kısmı orada; diyelim ki sizinki değil, yine de günlük haber akışımızın büyük bir kısmı hapishaneden gelen haberler ve anılarla dolu.

Özellikle entelektüellerin bu yapı içerisindeki tutumlarını merakla öğrenmeye çalışırken bir tasarımcı olarak bu yapı tasarımının izlerini sürmeyi ve insanlar üzerindeki etkisini araştırmayı da gözardı edemiyorum.

Fatih Altaylı, kısa süreli kaldığı Silivri ile ilgili anılarında merakımı tetikleyen ifadelerle anlattı hapishane ile buluşmasını. Kendisine verilen mekânı anlatırken, oldukça ironikti: “Aslında 2 katlı bir suit oda” diyiverdi. Ardından o suitin dökümünü yaptı: Metal mutfak tezgâhı, metal dolap, alaturka tuvalet, duş, üst katta yataklar… Altaylı notlarından yine “Leş gibi ot içinde bir avlu, kuş pisliği ile kirlenmiş bir hücre” tasvirini duyduk. Hapishanede bile olsa keten gömleğinin ütüsüne dahi dikkat eden bu “gazeteci gözlemlerini” tüm çıplaklığı ile dağarcığımıza aldık. Başka bir gün de “tek ve biricik plastik sandalyemi avluya çıkarıyorum” diye yazdı. Bu cümleler, bir tutuklunun kişisel notları olmanın ötesinde devletin ceza verme kudretinin malzemeye, zemine, kapıya, avluya dönüşmüş hali olarak kafamdaki resmi çizmeye devam etti.

Hapishaneye yalnızca hukuk, siyaset ve insan hakları açısından değil, mekân, tasarım, mimari kurgu ve iktidarın politikalarına dair bir dil olarak da bakmak gerekiyor. Sanırım rejimler, tarihten bu yana hep yapıları üzerinden en iyi okunabiliyor; insanlar üzerindeki etkilerini yapılar üzerinden de sürdürüyor.

Kelimenin içindeki anlam

Düşünme sistemim gereği “hapishane” sözcüğünü irdeliyorum: “hapis”, Arapça -ḥbs kökünden gelen ḥabs sözcüğünden türemiş; “tutsak etme, kapatma, tutsaklık yeri” anlamlarında. “Hane” ise bildiğimiz üzere Farsça “ev”anlamındadır. Böyle bakınca hapishane, neredeyse “alıkoymanın evi” gibi okunuyor. İngilizcedeki prison ise eski Fransızca üzerinden Latince prehensio / prehendere çizgisine, yani “yakalamak, ele geçirmek” kavramına uzanıyor. Batı dillerinde kelimenin kökünde ele geçirme, Türkçe’de ise alıkoyma vardır; iki dil de kurumun fonksiyonunu daha isminde belli ediyor.

Hapishane, modern devletin yalnızca suçla kurduğu ilişkiyi değil, bedeni ve hareketi nasıl düşündüğünü de böylece bize gösteriyor. Yakalamak, ayırmak, sınırlamak, kapatmak, saymak, gözetlemek gibi fiilleri bize anlatırken, kelime binanın amacını bize önceden haber veriyor bir bakıma.

Roma: Hapishane henüz cezanın kendisi değilken

Antik Roma’da hapishane, bugünkü anlamıyla bir “insan ıslah mekânı” değil. Modern araştırmaların ortak anlatımı Roma’da asıl yaptırımların çoğu zaman para cezası, sürgün, kırbaç, zorla çalıştırma ya da infaz şeklinde olduğunu gösteriyor. Bugünkü hapishanelere en benzer yapı olan “carcer”ler. Bunlar çoğunlukla yargılama, nakil veya infaz öncesi kullanılan geçici tutma yerleri. Özetle antik dünyada hapishane kavramı yok, uzun süreli bir “ıslah” mantığı değil, devletin el koyduğu insanı kısa süreliğine denetim altına aldığı bir anlayış ve buna hizmet eden merkezler söz konusu.

Bugüne ulaşan en ünlü örnek olan Carcer Tullianum, yani bugünkü adıyla Mamertine Prison, Roma’nın resmî kayıtlarında “Roma’nın en eski hapishanesi” olarak tanımlanıyor; kuşkusuz dünyanın en eskisi değil. Kapısında Mamertinum yazan bu binanın üst kısmı belirttiğim geçici beklemeler için kullanıldıysa bu binanın dehlizlerinde ölüme gönderilmiş pek çok isim olmuş. Çok eski bir ortaçağ kilisesi ve zeminindeki ayazma üzerinde kurulmuş bu yapının bu ıslak bodrum katında pek çok infaz gerçekleşmiş. Bu hapishane Capitoline Tepesi ile Forum Romanum çevresindeki iktidar bölgesinin içinde yer alıyor; bir bakıma yeri bile simgesel. Devlet, düşmanı ya da mahkûmu yalnızca kapatmıyor; onu görünür bir merkezde, -eğer var ise- hukukla güç arasındaki eşikte tutmayı, infazları toplumun önünde gerçekleştirmeyi tercih eden bir sistem. Cezaevi mimarisinin siyasetle bağlandığı ilk nokta belki de budur.

Panoptikon: Cezanın ve gözetimin mimari tipolojisi

Modern hapishane fikrinin en ürpertici tasarımı filozof Jeremy Bentham’ın ortaya koyduğu panoptikondur. Dairesel olan bu mimaride çevrede hücreler, merkezde gözetleyen bir kule yer alır. Kulenin her hücreyi eşit biçimde görme kabiliyetine karşılık; ışığa ters konumlanan hücredekilerin kuledeki gözetmeni tam olarak görememesi sürekli bir gözetlenme hissi yaratır. Bu tasarımda mesele yalnızca mahkûmun izlenmesi değil, onun görülme ihtimalini daima üstünde hissederek içselleştirmesidir.  Bu mimari plan tarih boyunca pek çok hapishanede uygulanmıştır.

Michel Foucault, “Discipline and Punish” isimli eserinde “Panopticism” bölümünde bu yapıya atfen “Visibility is a trap/Görünürlük tuzaktır” der. Foucault, her bireyin kendi hücresinde tutulduğuna, önden gözetlenirken yan duvarlar nedeniyle başkalarıyla temas kuramadığına dikkat çeker; yani mahpus “görülür, ama görmez.”

Foucault aslında yapının mimari dilini tercüme eder. Hapishane burada dört duvarlı bir bina olmaktan çıkmış ve bir iktidar makinesi haline dönüşmüştür. Hücre, avlu, koridor, gözetleme, ayrıştırma, görünürlük ve süreklilik, mimari kararlar olmaktan çıkıp, aslında birer siyasal teknik haline gelmiştir. Hapishane böylece yalnızca insanları kapatan veya alıkoyan bir yer değil; onun algılarını yöneten, duygu durumunu parçalayan, zamanını düzenleyen, davranışını şekillendiren, bakışını disipline eden bir güç merkezi haline gelmiştir.

Mimarlığın burada salt estetik ve yaşamsal fonksiyonlar taşıyan bir durum değil, yönetime hizmet eden bir teknoloji sıfatını taşıdığını da görebiliriz.

Yeniden Gramsci’ye dönüyorum. Yazdıkları doğrudan hapishane mimarisi ile ilgili olmasa da aslında bir kullanıcı deneyimi sunuyor bize. Duvarların üzerinde bıraktığı izi tarih tarafından içimize bırakılmış izlerle özdeşleştiriyor; “an infinity of traces/ sonsuz sayıda iz” ifadesi ile dışarıda yükselen duvarlar ile içeride biriktirdiğimiz duvarlar arasında bir bağ kuruyor. Foucault ne kadar mekânsal gücü anlatıyorsa Gramsci de o kadar o mekanın zihinsel tortusunu gözler önüne seriyor yazdıklarında.

Türkiye: Cezaevi artık güncel bir adres

Türkiye’de hapishane kavramı artık marjinal değil, toplumsal bir gerçeklik; günlük bir kavram konumunda. Kayıtlara göre Türkiye’de yer alan 403 hapishanenin toplam kapasitesi 304.956 iken, Nisan ayı itibarı ile içeride tutulan mahpus sayısı 414.401 kişi imiş. Özetle onbinlerce kişilik bir kapasite artışı söz konusu.

Hem kamu çalışanları, avukatlar, hem de mahpusların aileleri, yakınları olarak bakıldığında bu rakamlar Türkiye’de hapisanenin milyonlarca kişinin bizzat yaşamında olduğunu gösteriyor. Bu gösterge hapishaneleri hastaneler ve okullardan sonra en önemli kamusal yapı olarak konumluyor.

Türkiye’de hapishane tarihine göz atmak gerçekten de zorlu. En eski kayıtlarda kaleler ve zindanlar var. Yedikule Hisarı, bugünkü bilgiye göre kökeni 413 yılında, Theodosius Surları’na kadar uzanan en eski lokasyonlardan biri. Osmanlı döneminde de zindan ve devlet hapishanesi olarak kullanılmış. Bu yapı da aslında çağdaş anlamdaki gibi bir cezaevinden çok, imparatorlukların düşmanı ve suçluları sur içinde tuttuğu bir mekan. Sultan 2. Osman’ın burada idam edildiğini biliyoruz.

Ayvansaray’da restorasyonu devam eden Anemas Zindanları, İstanbul’daki Bizans mirasının bir uzantısı; yapılan çalışmalara göre korkutucu ve karanlık 6 zindanı, 14 kulesi olan 12. yy tarihli bir yapı.

İmparatorlukta modern sayılabilecek ilk hapishane inşaatı 1871 yılında Sultanahmet’te yükseliyor. 1916 yılında Osmanlı Devleti tarafından “Hapisaneler Umumi Müfettişi” olarak atanan Alman Dr. Paul Pollitz ismine rastlıyoruz. Bu denetlemeler kapsamında 1919 yılında yapıya eklentiler yapılıyor. Mimar Kemaleddin beyin isminin kayıtlarda tasarımcı olarak geçmesi önemli. Bugün ironik biçimde Fourseasons grubuna ait lüks bir otel olarak kullanılan bu eski hapishanede daha çok siyasi suçlular tutulmuş; Nazım Hikmet bu isimler arasında yer alıyor. Aynı dönemde 1876 tarihli Üsküdar Paşakapısı Cezaevi’nde de çeşitli yapısal iyileştirmeler gerçekleştirilmiş. Sinop Tarihi Cezaevi, 16. yüzyıldan itibaren zindan olarak kullanılmış başka bir yapı. 1887’de resmen hapishaneye dönüştürülmüş. Pollitz önderliğinde yapılan çalışmalarla birlikte Osmanlı kayıtlarında hapisane yapılarına dair detaylı mimari planlamalar, tanımlamalar, Anadolu hapishanelerinden edinilen düzenli raporlamalar olduğunu gözlemliyoruz. Tanzimatla birlikte gelen rüzgarlar sonucu, mahpusların daha iyi koşullarda barınmaları için pek çok iyileştirme çabasının bulunduğu böylece söyleyebiliriz.

Cumhuriyet döneminin en önemli ve simgesel yapısı olarak Ulucanlar Cezaevi ortaya çıkıyor; 1925’te açılan Ulucanlar, dar uzun koridorları, yüksek tavanlı ve küçük pencereli karanlık koğuşları, “Hilton” veya “tabutluk” lakaplı tecrit odalaları ile ünlü. Bu cezaevindeki duvarlar da diğerleri gibi pek çok acıya tanıklık etmiştir. Günümüzde bir müze olarak hizmet eden yapıda Bülent Ecevit, Muhsin Yazıcıoğlu, Osman Yüksel Serdengeçti, Cüneyt Arcayürek, Talat Aydemir, Fakir Baykurt, Metin Toker, Nâzım Hikmet, Yaşar Kemal, Kemal Tahir gibi isimler mahpustu. Yapının avlusu 6 Mayıs 1972 tarihinde “üç fidan” olarak anılan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamına tanıklık etti.

Türkiye’de hapishane mimarisi üzerine yazmak neden hâlâ istisna?

Türkiye’de cezaevi üzerine hukuk, siyaset veya........

© Medyascope