Onur Alp Yılmaz yazdı: Post-modernitenin pratikteki sefaleti ve “çözüm süreci” |
Modern siyasi düşünce, aydınlanmanın evrensel özgürlük, eşitlik ve adalet gibi ideallerini hayata geçirme hedefiyle şekillendi. Bu bağlamda ulus-devlet, modernitenin en belirgin siyasi ifadesi olarak ortaya çıkarken bireysel hakların ve ulusal egemenliğinin meşruiyetini vurguladı.
Ulus-devlet, ulusal kimlik ile merkezi hükümetin muazzam birleşimi olarak tanımlandı. Kitlesel eğitim, uyumlu bir siyasi sınıf ve merkezi kontrol altındaki ordu gibi özelliklerle donatılan bu yapı, ortak bir vatandaşlık anlayışı üzerinden toplumsal birliği ve eşitliği sağlamayı amaçladı. Bireysel hakların ve devlet egemenliğinin meşruiyeti, bu yapının temelini oluşturdu.
Ancak 1960’lardan itibaren yükselen post-modern düşünce, modernitenin “büyük kurtuluş vizyonlarını”, yani ideolojileri aşırı totalleştirici bulurken bireyleri de silikleştirdiğini iddia etti.
Post-modernizm, bunun yerine farklılıkları yüceltti, evrensel haklar yerine belirli grupların kendi hakları, çıkarları ve kültürleri için mücadele etmesini savundu.
Bu bağlamda ortaya çıkan kimlik siyaseti, etnisite, ırk, cinsiyet, din gibi belirli bir kimliğe dayalı politikaları ifade ederek, sistematik baskıyla karşılaşan marjinalize grupların deneyimlerini merkeze almayı ve onlara daha fazla alan açmayı hedefledi.
İddia, bunun toplumu daha kapsayıcı ve gerçek bir demokrasiye taşıyacağı yönündeydi. Ancak bu da en az eleştirdikleri kadar totalleştirici sonlar üretti.
Yani post-modernizmin çok kimlikliliği kutsayan ve demokrasiyi güçlendireceği yönündeki iddiası pratikte ciddi bir çöküşe yol açtı.
Bu çöküş, toplumsal parçalanma, merkezi otoritenin zayıflaması, vatandaşlık kavramının aşınması ve ekonomik eşitsizliklerin derinleşmesi gibi sonuçlar doğurdu.
Modern siyasetin evrensel haklar ve ortak vatandaşlık ideali ile post-modern siyasetin “indirgenemez farklılıklar” ve “belirli değerler” vurgusu arasında temel bir gerilim oluştu.
Bu durum, birleşik bir siyasi irade oluşturmayı zorlaştırarak ulus-devletin temelini sarstı. Kimlik siyaseti, marjinalize gruplara güçlenme alanı açma potansiyeli taşırken, diğer yandan kimliğin “özcü” ve “yeniden pekiştirilmiş” kavramlarının üretilmesine yol açma riskiyle de paradoks yarattı: Bireyleri dışarıdan dayatılan kategorilerden kurtarmayı hedeflerken, onları grup içi gettolaşmaların........