menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Onur Alp Yılmaz yazdı: “Piyasa kaderciliği” ve gerçekler

24 0
31.05.2025

Uzunca bir süredir Türkiye’de tartışılan Türkiye’nin rekabetçi otoriterlikten, yani demokrasisiz sandık (election without democracy) ya da seçimli otoriterlikten hegemonik otoriterliğe, yani değişim getirmeyen sandığa (election without change) doğru ilerleyişinin önündeki bir engelden bahsediliyor. Bu argüman kabaca şöyle: Türkiye’nin doğal kaynağı (petrol, doğalgaz gibi) olmadığı için iktidar rejimini finanse edemez ve dolayısıyla iktidarın otoriterleşme konusunda bir sınırı, çarpacağı ve duracağı bir duvar var. Ben buna, “piyasa kaderciliği” diyorum.

Ancak bu, içeride ve dışarıda yaşanan pek çok gelişmeyi göremeyen ve olgusal gerçekliğe gözünü kapatan bir yaklaşım. Bir olguyla mücadele etmenin yolu ise önce onu kabul etmekten ve tanımlamaktan geçiyor. İlk olarak artık dünyada kaynağa, yatırıma ya da finansmana ulaşmak için demokratik bir rejim olmanın önkoşul olmadığı bir çağa doğru gidiyoruz. Artık Batı bloku çatırdıyor ve kendisine ahlaki üstünlük sağlama aracı olan demokrasi iddiası önemini yitiriyor. Dolayısıyla Avrupa’da “Ne kadar demokratiksin?” sorusunun yerini “Benim güvenliğim için ne kadar katkı sunabilirsin?” sorusu alıyor.

Transatlantik ittifakının çatladığı, yani Batı’nın topyekûn emperyalizminin yerini emperyalistlerin iç mücadelelerinin aldığı bu ortamda Erdoğan’ın güvenlik kaygılarına temas ederek Avrupa’yı ikna etme çabasına bir süredir şahit oluyoruz. Aynı vurgulara dayanan bu açıklamaları yine Erdoğan’ın Mart başında yaptığı bir açıklamayla özetlemek mümkün:

Avrupa’nın ayrılmaz bir parçası olarak, Avrupa Birliği’ne üyelik sürecimizi stratejik önceliğimiz olarak görüyoruz. Son dönemde yaşanan gelişmeler Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin önemini bir kez daha ortaya koymuştur. Türkiye’siz bir Avrupa güvenliği düşünülemez.”

Peki, Erdoğan’ın hedefi kendisinin ifade ettiği gibi Türkiye’yi AB’ye sokmak mı? Erdoğan, şeffaflık ve denetim konusunda belli standartları dayatan böyle bir birliğe girmek ister mi? Ya da AB, aşırı sağın yükselişini önlemeye çalışırken Türkiye’yi üye olarak görmek ister mi? Bu iki sorunun yanıtı da elbette hayır. Nitekim son 10 yıldaki AB-Türkiye ilişkilerini perakendecilik olarak Türkçeye çevirebileceğimiz transactionalism kavramı çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Yani üyelik hedef ya da umudunun olmadığı, ancak çeşitli ayrıcalıklar ve teşviklerle kurulan ortaklıkların sürdürüldüğü, yeni ortaklıkların kurulduğu bir ilişki........

© Medyascope