menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Müge İplikçi yazdı: Hava cıva

5 3
sunday

Elbette o zaman da meteoroloji vardı. Ancak biz o zamanlar meteorolojiyi, “Bakalım bu kez nasıl yanlış yapacak?” şeklinde, eğlenerek dinlediğimiz ya da dinler gibi yaptığımız bir ses dalgası olarak algılardık. İşte o dönemlerden birinde, meteoroloji yine bir kar tufanından bahsetmişti. Bizim için bu, sözünü ettiğimiz o şakacı dalga boyunun bir uzantısı olduğundan, bunu duyar duymaz, “O zaman tamam, kesin gidiyoruz!” dedik.

Dört kız olarak buluşmuş ve o stratejik planı hayata geçirmeye karar vermiştik: Kadıköy’den saat başı kalkan Levent otobüsüne binip Merve’lere gidecektik. Yine de, “Acaba yanımıza takoz ve çekme halatı alsak mı?” diye şakalaştığımız bir durum da vardı tabii. Kahkahalarla gülerken, “Çekme halatını kim alacak, takozu kim nereye koyacak?” türünden yavşak esprilerimiz sürerken, tıpkı bir sene öncesinin, yani lise günlerinin, yani cuma neşesinin keyfiyle sarılmıştık birbirimize. Yarın görüşürüz o zaman!

Yarın görüşürdük görüşmesine de… O akşam, İstanbul’un kar öncesi iyice bastıran lodosu yavaş yavaş karayele dönüyor, sıcak havanın saçlarımızda yaptığı fön etkisi yerini kaşlarımızı bile dondurabilecek bir soğuğa bırakıyordu. Eyvahlar olsun!

Lakin korktuğumuz olmamıştı.

Sabah gözümüzü açtığımızda meteoroloji karşısındaki galibiyetimizin sınırları had safhadaydı, çünkü ortada ne kar vardı ne de izi. Levent otobüsünün kalkmasına elli beş dakika kala balıkçıların orada buluştuk – daha balıklar bile gelmemişti. Velhasıl oldukça erken bir saatti. Levent otobüslerinin durağına doğru yürüdük. Burası şimdi neredeyse Sabiha Gökçen otobüslerinin kalktığı yer.

Geri kalan elli beş dakikayı şamata, gırgır ve o gün ne yapacağımızın planlarıyla geçirdik. “Saatte bir” dediğimize bakmayın; o zamanlar saatte bir gelen otobüsler bile rötar yapardı. Yaklaşık otuz beş dakikalık bir rötarı da üzerine eklediğimizde, bir buçuk saati bulan durak maceramız sırasında Marmara’dan bedenimizi yalayan soğuğu hissetmemek mümkün değildi.

Ama o kadar eğleniyorduk ki, soğuğu hiç hissetmiyorduk diyebilirim. Aklımızda sadece o gün ve meteorolojinin nasıl yanıldığı vardı. Öyle ya, ortada bir nebze beyaz yoktu! Tam o sırada “zınk” diye önümüzde duran Levent otobüsü, içindeki birkaç yolcuyu boşalttıktan sonra bize o zamanın deyimiyle “sefil fareler” gibi bakıp, “Kızlar, duymadınız mı?” diye seslendi. “Neyi, abi?” diye karşılık verdik.

“Öğleden sonra büyük kar gelecek. Siz bu coşkuyla nereye gidiyorsunuz böyle?” Gerçekten de koca otobüs durağında dört kızdık. Birbirimize bakıp “Daha kar yok ki!” diye şakalaşırken aynı cevabı ona da verdik.

Kar henüz yağmadığına göre gidilecek yollar vardı! Adam biraz mırın kırın etti, galiba orada öylece beklemeyi düşünüyordu. Ama hareket etmeye mecburdu; yolcuları olduğumuz için bizi otobüse almak zorunda kaldı. İçeri girdik. İçerisi dışarıdan daha soğuktu! Otobüsün içi, o zamanların otobüsleri gibi buz gibiydi; her biri birer rüzgâr koridoruydu gariplerim.

Ama biz yine umursamadık. Koltuklara yayılıp Levent’e doğru akan yolda, Merve’nin çayın yanına hangi keki yaptığını ince matematik hesaplarıyla düşünürken, bir de oralardaki bir pastaneden başka ne alabiliriz diye plan yapmayı da ihmal etmedik. Yol boyunca hava durumu, ertesi gün yapılacaklar, ama en çok da o gün Merve’de neler yaşanacağı konuşuldu.........

© Medyascope