İsmail Fatih Ceylan yazdı: Nasıl unuturum Ümit Besen’im seni?
Yıllar önce radyo ve televizyonlarda Türk Sanat Müziği şarkıları yaygındı, Halkın çoluk çocuk akın ettiği sinemalarda bile hep romantik filmler gösterildiği için, filim aralarında molalarda Emel Sayın’dan, Neşe Karaböcek’ten, Nesrin Sipahi’den, Behiye Aksoy, Zeki Müren’den, Bülent Ersoy’dan, Zekai Tunca’dan, Taner Şener’den ve benzeri sanatçılardan “Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım”, “Mavi dünyam benim ömre bedeldir”, “O ağacın altını bilmem anıyor musun”, “Bir gece ansızın gelebilirim”, “Gözlerini gözlerimden ayırma hiç ne olur”, “Eski dostlar, eski dostlar, Bir şarkısın sen, Tövbeler tövbesi, Buruk acı, Saçların tarûmar olmuş gözlerinde nem… Ateşe benzer küle dönmüşsün!.. Hayal mi gerçek mi gördüğüm bilmem.. Elden ele gezer güle dönmüşsün!” gibi şarkılar dinlenirdi.
Tarık Akan, Emel Sayın, Kadir İnanır, Cüneyt Arkın, Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Fatma Girik, Ediz Hun gibi artistlerin filmlerini izlemek için salonu dolduran seyirciler, ailecek çekirdek ve meşrubat eşliğinde heyecanla, hüzünle, gözyaşlarıyla seyrederken, başka âlemlere dalarlardı.
İki film arasındaki arada millet nevalelerini düzmek için büfeye koştururken, yukarıda bahsettiğim şarkılar bir yandan çalardı. Derken bir süre sonra şarkılar Türkçe Hafif Müzik denen şarkılara dönüştü. “Senden başka, senden başka sevemem ben kimseyi”, “Sev kardeşim”, “Hayat bayram olsa”, “Gülpembe”, “Her yerde kar var”, “Nasıl da tatlı tatlı gülerdin yüzüme, senden başkasını görmezdim”, “Son verdim kalbimin işine,”, “Ah bu hayat çekilmez, Bu ne dünya kardeşim seven sevene”, “Olmaz böyle şey yoksa rüya mı”, “Ateş de bacayı sarmış”,”Kovaladıkça kaçan ateş böceği misin” gibi şarkılar daha çok duyulur oldu. 1970’li yıllarda aranjman dedikleri Türkçe Hafif Müzik furyası vardı.
Ajda Pekkan, Barış Manço, Nilüfer, Erol Evgin, Şenay, Füsun Önal, Gökben, Seyyal Taner, Nil Burak, Yeliz, Yeşim gibi isimlerin hüküm sürdüğü çok da uzun sürmedi. Gerçi Barış Manço ve Ajda Pekkan bu zamana kadar bir şekilde var oldular ama Şenay, Füsun Önal, Gökben, Seyyal Taner kaybolup gittiler. Şarkılarını en çok dinlediğim Füsun Önal, müziği bırakıp yazar oldu.
1975’lerden itibaren arabesk ön plana çıktı. Daha doğrusu yıllarca sürecek Ferdi Tayfur fırtınası esmeye başladı. Dillere düşen Çeşme, Derbeder, Son Sabah, Benim Gibi Sevenler, Huzurum Kalmadı, Sanma Sana Dönerim gibi şarkılarıyla, rekor kıran filmleriyle âdeta ülkeyi büyüledi.
Orhan Gencebay, Zeki Müren, Bülent Ersoy, Barış Manço, İbrahim Tatlıses gibi isimlere girmiyorum, onlar ayrı bahis. Her zaman, her dönem var oldular.
12 Eylül sonrası günlerde ise bir anda Ümit Besen isminde bir şarkıcı çıktı ortaya. Plakçılar, kasetçiler artık onun şarkılarını çalıyordu. Şikâyetim Var adını taşıyan albümdeki şarkılar oldukça romantikti. Özellikle Tahta Masa şarkısı dikkatimi çekmişti. Yumuşak, dinlendirici, farklı güzellikte sesiyle, kendine has bir kitle oluşturmaya adaydı. Şikâyetim Var şarkısını sağda solda işitiyordum.
Bir zaman sonra Islak Mendil diye bir şarkı dolanmaya başladı ortalıkta. Polis radyosundan, plakçılardan ve o zamanın en yaygın müzik dinleme âleti olan teyplerden sürekli bu şarkıyı duyuyordum. Dahası hafta sonları Halil ağabeyimin evine gittiğimde yengem polis radyosu açıyor, o radyo da mütemadiyen Ümit Besen’in Islak Mendil şarkısını çalıyordu.
Ümit Besen asıl şöhretini Islak Mendil şarkısıyla yakalamıştı. Dinleyicilerin çoğunluğu kadınlar ve genç kızlardı. Plakçı dükkânına takıldığımda en çok kadınlar Islak Mendil kasetini alıyordu.
Askere gitme vaktim geldiğinde, trenle giderken yakınımda oturan bir kadın yanındakine Ümit Besen’den ve Islak Mendil şarkısından bahsediyordu. “Her gün, her gün defalarca dinliyorum hiç bıkmıyorum dinlemekten. Bambaşka âlemlere, unutamadığım eski günlere götürüyor beni.”
Yanındaki kadın da benzer şeyler söylüyordu. “Ümit Besen’de bambaşka bir ses var gerçekten, sakin ve etkileyici. Şarkı sözleri de o kadar güzel ve anlamlı ki..”
Benim onları dinlediğimi fark edince, biri bana gülümseyerek döndü.
“Sizce de öyle değil mi?” dedi.
Benimle konuşacaklarını beklemediğim için şaşırmıştım.
“Evet. Islak Mendil’i arada sırada duyuyorum, güzel şarkı gerçekten.”
Ben öyle deyince daha çok methetmeye başladılar Ümit Besen’i. Çok kibar, çok efendi olduğundan bahsettiler. “Kadınların halinden anlıyor” dedi biri.
Ben de, niyeyse “Ferdi Tayfur da erkeklerin halinden anlıyor” dedim. Biraz bozulduklarını görünce, hemen toparladım. “Ama Ümit Besen’in yeri ayrı tabii.”
Böyle desem de ineceğim Eskişehir’e varıncaya kadar benimle artık muhatap olmadılar.
Eskişehir’deki pek çok akrabalarımızdan biri olan İdris eniştemle, Zekiye teyzemin evine geldim. Dünya tatlısı İdris eniştem ise tam Ümit Besen’in tipinde biriydi. Saç biçimi, yuvarlak yüzü ve bıyığıyla, abi kardeş denecek kadar benziyordu.
O gece onlarda kaldıktan sonra ertesi günü Ankara’ya geldim. Akşamüstlerine kadar Ankara’nın Kızılay’ını gezdim, Yaşar Kaplan’ın yanına, başka kitapçılara uğradım. Oradan da Mamak Muhabere Okuluna gelip teslim oldum. Bambaşka bir dünyadan, çok farklı bir dünyaya ayak bastığımı, nizamiyeden girdiğim anda anladım.
Benim gibi ana kuzuları memleketin dört bir yanından gelmiş yüzlerce kişi, korku, endişe ve merakla ne olacak, askerliğimiz nasıl geçecek diye bekliyorduk. Ortalık ana baba günüydü. Onbaşılar, çavuşlar, kimi askerler yüzlerce sivil hayattan askeri hayata adım atan bizlere bir şeyler söylüyorlardı.
Bende Mamak Muhabere Okulu komutanı Selahattin Gökkartal’a verilmek üzere bir mektup vardı. Ortaokuldayken kitapçı dükkânında çalıştığım komşumuz Ahmet Bali’nin ağabeyi, Emekli Albay, 12 Eylül darbesi olunca Tavşanlı Belediye Başkanı ve avukat Abdullah Bali vermişti mektubu. Rütbe filan bilmediğimden “Bu adam bana ne yapabilir ki, bu mektubu kime versem ki?” diye düşünüyordum. Orta yaşlı rütbeli birine yanaştım, “Efendim ben bu mektubu nasıl ulaştırabilirim?” diye sordum. Adam mektubu aldı, zarftaki ismi görmesiyle neredeyse hazır ola geçti. “Tamam yavrum, ben teslim........
