İslam Özkan yazdı: SDG meselesi ve sağcılığın tutarsızlıkları

Sağcılığı, en temel anlamıyla toplumsal düzenin korunmasını, geleneklere bağlılığı, hiyerarşinin doğallığını ve mülkiyet haklarını ön plana çıkaran siyasi bir düşünce tarzı şeklinde özetlemek mümkün. Ancak sağcılığın tek bir kalıptan oluşmadığını, ülkeden ülkeye ve dönemden döneme farklılık gösterdiğini de es geçmemeli. Toplumun tarihsel süreçte oluşturduğu din, aile, kültürel miras gibi değerlerin korunması gerektiğini savunan sağcılıkta “Çalışıyorsa bozma” mantığı hakimdir. Toplumun huzuru için güçlü bir devlet yapısının ve yasaların gerekliliğine inanırken kaos yerine hiyerarşik bir düzeni tercih eder.

Özellikle sağ gelenekten gelen ama muhalefet içerisinde demokratik ve liberal söylemleriyle yer edinmiş ve her konuda demokrasi ve çoğulculuk üzerinden siyasi analizler kasan bazı zevatın iş SDG ve DEM’e geldiğinde bütün o liberalliklerini nasıl bir kenara bıraktıklarına tanık olunca galiba bazı şeyleri fazla zorlamamak gerektiği kanaatine vardım. Sağcılıktan en azından Türk sağcılığı içerisinde demokrat olduğunu düşündüğümüz unsurlardan fazla bir şey beklemenin anlamlı olmadığı kanaati bende oluştu.

Sağcılığın farklı biçimleri var. Örneğin muhafazakarlık değişimin yavaş ve geleneklere saygılı olması gerektiğini savunur. Liberal Sağ, ekonomik özgürlüklere, serbest piyasaya ve düşük vergilere odaklanır. Milliyetçi sağ, kendi ulusunun çıkarlarını, kimliğini ve birliğini her şeyin üstünde tutar. Dindar sağ ise siyaseti ve toplumsal yaşamı dini referanslarla şekillendirmeyi amaçlar.

Türk muhafazakârlığı organik bir büyümenin sonucu değil, modernleşme travmasına verilen bir cevap olduğundan biraz reaksiyoner bir karakter arz eder. İngiliz muhafazakârı “elindekini korumaya” çalışırken, Türk muhafazakârı “kaybettiği şeyi geri getirmeye” odaklanır. Cumhuriyet, Osmanlı-İslam geleneğiyle kurumsal bağı kestiği için, Türk muhafazakârlığı İngiliz muhafazakârlığı gibi “kurumcu” olamamıştır. Çünkü ortada hilafet, medrese, saltanat gibi korunacak bir kurum kalmamıştır.

Şimdi dananın kuyruğunun koptuğu yere geliyoruz. Kurumsal bir devamlılık olmayınca ve korunacak bir şey kalmayınca “milli ruhu”, “manevi değerleri” ve “ecdad sevgisini” korumaya odaklanması bir anlamda kaçınılmaz hale gelmiştir. Bu durumun da, Türk muhafazakârlığını İngiliz modelindeki rasyonel ve hukuki zeminden çıkarıp, daha duygusal, nostaljik ve yer yer “hınç” dolu bir zemine taşıdığı gözlemlenebilir. Şerif Mardin’in belirttiği gibi, Türk muhafazakârlığı “merkez” devlet tarafından dışlanan “çevre”nin yani taşranın bir kimlik mücadelesine dönüşmüştür.

İngiliz muhafazakârlığı devleti küçültme eğilimindeyken (Thatcherizm örneğinde olduğu gibi), Türk muhafazakârlığı devlete tapınma derecesinde bağlıdır. Bunun sebebi, Türk sağının devletten başka dayanacak sağlam bir kurumunun olmamasıdır. İngiliz muhafazakârı için devlet müdahalesi bir “tiranlık” belirtisiyken, Türk muhafazakârı için devlet, “ümmetin ve milletin yegane hamisi”dir. Bu yüzden Türk muhafazakârlığı, İngiliz muhafazakârlığı gibi “sivil” değil, her zaman “devletlü” kalmıştır.

Devletlü kalmak demek, merkeze toplum yerine devletin oturması, devletin bekasının bütün başka mülahaza ve değerlerin üzerinde yer alması demek. Örneğin Fatih Sultan Mehmet’in kardeş katline ilişkin bir değerlendirme mi yapacaksınız? Türk muhafazakarının temel ölçütü, böyle bir kanunun adalet ya da İslam hukuku kriterlerine uyup uymaması........

© Medyascope