Prof. Dr. Çağdaş Üngör ile söyleşi – Çin hakkında bilmek istemediklerimiz |
Son güncelleme: 2 Mayıs 2026 -
Prof. Dr. Çağdaş Üngör ile söyleşi – Çin hakkında bilmek istemediklerimiz
İSTANBUL (Medyascope) – Çin artık sadece “uzaktaki büyük ülke” değil; ucuz mallardan elektrikli araçlara, yapay zekâdan Ortadoğu krizlerine, ABD ile teknoloji savaşından yeni dünya düzeni tartışmalarına kadar gündelik hayatımızın ve küresel siyasetin merkezinde. Prof. Dr. Çağdaş Üngör, İletişim Yayınları’ndan çıkan “Çin Hakkında Bilmek İste(me)dikleriniz” başlıklı son derece ilginç ve ufuk açıcı kitabında Çin’e dair ezberleri, Batı’nın jeopolitik korkularını, Türkiye’deki yüzeysel Çin algısını ve Pekin’in aslında ne kadar “alternatif bir dünya düzeni” sunabildiğini farklı bakış açılarını birleştirerek anlatıyor. Gülener Kırnalı bu söyleşide; otoriter süper güç ile ekonomik mucize klişelerinin ötesinde, çelişkileri, sınırları, iddiaları ve kırılganlıklarıyla bugünün Çin’ini, konunun uzmanı Prof. Dr. Çağdaş Üngör ile konuştu.
Kitabınızın başlığı “Çin Hakkında Bilmek İste(me)dikleriniz”. Burada baştan güçlü bir ima var: Belli ki merceğinizi, Çin hakkında sadece bilmediklerimiz kadar belki de bilmekten kaçındıklarımıza yöneltiyorsunuz. Bununla birlikte şunu da sormak lazım: Türkiye’de ve Batı dünyasında, Çin’e bakışta asıl sorun bilgisizlik mi, önyargı mı, Çin’i ideolojik pozisyonlarını doğrulamak için kullanan siyasi anlatılar mı?
Kitabın ismi, okurun hiç merak etmediği ama benim akademik ilgi alanıma girdiği için yazdığım şeyleri de kapsadığı için (propaganda faaliyetleri, vs.) böyle oldu. Tabii yayınevlerinde ve sosyal medyada en çok gördüğümüz başlıklardan biri “Çin hakkında mutlaka bilmeniz gereken şeyler” vs. olduğu için bir nazire de sayılabilir. Bir ara okur acaba isme bakıp da Çin’deki organ mafyasını vs. anlattığımı düşünür mü diye endişelenmedim de değil. Şaka bir yana, bu kitapta ya da başka herhangi bir kitapta Çin hakkında bilinmesi gereken her şeyi toparlamak -hatta liste haline getirmek bile- mümkün değil. Bilmediklerimiz ise hep devasa bir yığın olarak kalacak çünkü muazzam bir coğrafya, tarihsel derinlik, kopuşlarla dolu uzun bir siyasi gelenek var. Neresinden tutarsanız tutun, yazması, anlatması yıllar sürer.
Ben Batı’da Çin’le ilgili bilgisizlik olduğunu düşünmüyorum; yani dünyanın en meşhur Çin uzmanları, en büyük Asya enstitüleri ABD ve Avrupa’da. Batı’da isteyen, arzulayan herkes Çin’le ilgili yüzlerce farklı kaynağa ulaşabilir ancak bugün itibarıyla jeopolitik/ideolojik bakış gerçekliğin üstünü örtebilecek kadar kalınlaşmış durumda. Batı medyası/akademisi Çin’le ilgili kendi terminolojisini yaratacak kadar gelişkin (“vatandaşlık puanı”, “borç tuzağı”, “yeni sömürgecilik” vs.) ama bunların her zaman gerçekliğe tekabül etmediğini, bir süre sonra o konuda derinlemesine araştırmalar yapılınca anlıyoruz. Batı’daki Çin karşıtlığı, bardakta fırtına kopartan bir dizi kavram üretiyor; sonra bir bakıyorsunuz bunların bir kısmı yanlış ya da abartılıymış. Türkiye’de ise bilakis, Çin’e karşı eleştirel mesafenin olmayışından -ya da Çin karşıtlığının son derece yüzeysel, kültürel unsurlardan ibaret olmasından- dert yanabiliriz. Mesela Türkiye’deki Çin eleştirileri hemen hiçbir zaman tek parti rejimine yönelmez ama Çin yemekleri, Çin vatandaşları hakkında çoğumuzun sert bir önyargısı vardır. Elbette Çin hakkında Batı’ya kıyasla çok daha az bir malumatla durumu idare ediyoruz; Çin’le ilgili kendi terimlerimizle düşündüğümüz de söylenemez. Türkiye’ye doğrudan Çin’den akan bilgi hala sınırlı ve biz de Çin’e Batı kadar odaklanmış değiliz. Bugün temel olarak ilgilendiğimiz iki konu var. Birincisi; Çin, ABD’ye karşı bir denge unsuru olur mu? Ona meydan okur mu? İkincisi ise; yatırım-borç-ticaret ortağımız olur mu? Bize teknoloji verir mi?
Bu söylediklerinize benzer şekilde, Batı dünyasında ve Türkiye’de Çin çoğu zaman iki uç imge arasında sıkışıyor: Bir yanda “otoriter süper güç”, diğer yanda “ekonomik mucize”. Sizce bu iki kalıp Çin’i anlamamızda ne kadar faydalı ya da meseleyi bütünüyle görmeyi nasıl zorlaştırıyor? Çin’i bugünkü hâliyle kavrayabilmek için hangi tarihsel ve toplumsal arka plana bakmak gerekiyor?
Çin Komünist Partisi’nin Soğuk Savaş’tan sonra hayatta kalan az sayıda (Küba, Kuzey Kore vs.) komünist partiden biri olması ve bunlar içinde ekonomik mucizeye imza atan tek parti olması bence önemli. ÇKP, Çin’e bakarken her yerde karşımıza çıkan, yadsıyamayacağımız bir gerçeklik. Ayrıca bu ekonomik gelişme ivmesi olmasaydı bugün hiçbirimiz Çin’i bu kadar çok konuşuyor olmazdık. Çin, gazete manşetlerinde bu kadar yer işgal etmezdi ve en önemlisi de ABD’nin tehdit algısında birinci sıraya yükselmezdi. “Otoriterlik” de bence belirleyici çünkü Çin demokratik bir rejime sahip olsaydı ekonomik büyümesi de bu kadar sorun olmayacaktı. Çin’in ekonomik modeli, serbest piyasa dinamiklerine dayansa da küresel ölçekte neoliberalizmden farklı bir alternatif sunuyor. Devlet planlaması, sübvansiyonlar ve teşvikler sayesinde Çin’deki bazı sektörler dünya lideri haline geldi. Ayrıca Çin Modeli, 20. Yüzyılda egemen olan “ekonomik büyüme ancak demokrasi ile mümkün” algısını yıktı. Bunu teknoloji sahası için de söyleyebiliriz. “Düşünce özgürlüğü olmadan bilim-teknoloji gelişmez” diyorduk; Çin bir şekilde bunu başardı. Yapay zekâ, uzay, elektrikli araçlar vs. tüm bu sahalardaki gelişmeleri sadece çalma çırpma, taklit ile açıklayabileceğimizi hiç sanmıyorum. O yüzden de Çin’in başka ülkelere ilham vermesi mümkün, hatta endişe verici. Çünkü Çin’den ilham alanlar genellikle aynı yolun yolcuları oluyor. Dünyada ne kadar kral, şeyh, büyük lider, komutan varsa Pekin’e bakıp “ben de yapabilirim” diyor.
Öte yandan, rejim tipi ve ekonomik mucize elbette modern Çin’i anlamak için yegâne kıstaslar değil. Çin’de o kadar çok irili ufaklı sorun var ki, sözgelimi genç işsizliği rakamları bu haldeyken, halktan kimsenin birinci önceliği “bu sene şu askeri gösteriyi yaptık, bu zirveyi topladık, ABD’ye şöyle kafa tuttuk” değil. Çin pek çok anlamda hala gelişmekte olan bir ülke. Gelir adaletsizliği var; büyüme rakamları düşüyor ve nüfus yaşlanıyor. Bu sorunları seçimlerin olmadığı bir ülkede, asırlık Çin Komünist Partisi’nin meşruiyetini zedelemeden gidermeye çalışıyorsunuz. Aynı esnada 1 milyar sosyal medya kullanıcısı her gün internete giriyor ve Politbüro’nun bakış açısıyla, bunların da kontrol altında tutulması lazım. Yani Çin’e dışarıdan bakınca iki boyutlu bir süper güç kurgusuna inanmak kolay olsa da biraz yakınlaşınca bu görüntü bozuluyor. Onlarca etnik grup, bir ucu Sibirya’ya bir ucu tropikal iklime uzanan devasa bir bölgesel çeşitlilik, kadın-erkek, yaşlı-genç vb. birçok gerilimi bir arada düşününce “Çin şöyledir, aslı budur” gibi bir genelleme yapmak çok zorlaşıyor.
Çin’in yükselişi genellikle büyüme rakamları, ihracat kapasitesi, teknoloji yatırımları ve altyapı projeleriyle anlatılıyor. Fakat siz kitabınızda Çin’i daha karmaşık bir dönüşüm hikâyesi olarak ele alıyorsunuz. Çin’in bugünkü küresel ağırlığının arkasındaki asıl siyasal, ekonomik ve kültürel dinamikler neler?
Büyüme rakamları ve ihracat kapasitesi, sadece istatistiki açıdan değil, Çin’i herkesin hayatının bir parçası haline getirdiği için de önemli. 2000’li yılların başlarını düşünelim, Türkiye’deki tekstilciler Çin’le fiyat açısından rekabet edemeyeceklerini anlayıp devletten koruma, teşvik vs. talep ediyor. Herkes yavaş yavaş mahallesinde yeni açılan “bir milyoncu” dükkanlarına yöneliyor. Daha önce Türkiye’de üretilen malların muadilleri Çin’de çok ucuz olduğu için ufaktan bir sanayisizleşme süreci başlamış. Bütün bunlar bugün çok daha vahim boyutta devam ediyor. Eskiden oyuncak, kırtasiye, tekstil üzerinden tarif ettiğimiz “Çin malları” artık 5G, elektrikli araç, güneş enerjisi paneli, sosyal medya platformlarını da içerecek şekilde genişlemiş. Bunlar işin hepimiz için görünen yönü. Arka planda da resmi ideoloji olarak 1990’lardan beri pompalanan Çin milliyetçiliği var. Bu milli seferberlik ruhu, 19. Yüzyılın Afyon savaşı sendromuyla ateşleniyor; 1930’lardaki Japon işgaline karşı verilen mücadelenin, Soğuk Savaş yıllarında da Amerikan karşıtlığının kolektif hafızasıyla besleniyor. Şi Cinping’in “ulusu tekrar ihya etme” vizyonu tüm bu haksızlık, yenilgi ve ezilmişlik hissiyatının üstesinden gelmek, Çin’e kaybettiği yılları geri kazandırmak derdinde. Tabii, buradan yola çıkarak Çin’in rövanşist bir ülke olduğunu söyleyemeyiz. Çin bir zamanların Nazi Almanya’sı ya da Emperyal Japonya’sı gibi silaha sarılmadı ama kurumsal düzeyde, prensipler ve normlar düzeyinde, dünyaya kendince yeniden şekil vermeye çalışıyor. Şangay’ı ve BRICS’i bu yüzden kurdu; Kuşak ve Yol İnisiyatifi’ni bu yüzden ilan etti.
Kültürel arkaplandan bahsederken 1989 Tiananmen Olayları’ndan çıkartılan dersleri mutlaka hatırlamak lazım. Çünkü dünyaya açık bir Çin’i yönetmek, Mao dönemindeki gibi kapalı bir Çin’i yönetmekten daha zor. 1980’lerdeki reformlar Çin’i dış dünyaya pragmatik nedenlerle (teknoloji ve yatırım çekmek için) açmak istiyordu ama bariyerleri, yasakları bir kez kaldırınca oradan demokrasi, insan hakları gibi fikirler de içeri girdi. Dolayısıyla, ÇKP kültürel anlamda savunmada kalmak zorunda olduğunu anladı. Son otuz beş yıldır bunu Konfüçyüsçülük, milliyetçilik ya da daha muğlak bir Asya değerler sistemi üzerinden yapmaya çalışıyor. Ana fikir, Batı tarzı bir demokrasinin Çin’e uygun olmadığı, Çin’deki sistemin bireyi değil, toplumu öncelediği, meritokrasinin demokrasiden daha iyi olduğu, vs. Ancak kitlesel meşruiyet açısından Çin’de bence bunlardan daha da önemlisi, ortalama bir Çin vatandaşının kendi hayatının anne ve babasından, nine ve dedesinden daha iyi olduğunu düşünmesi; eski yokluk günleriyle kıyasladığında, tüketim gücünün arttığını, her şeye rağmen ülkede bir ilerleme olduğunu hissetmesi. Yani ekonomik gelişme ivmesi, refah artışı sadece dış dünyanın baktığı istatistiki bir parametre değil, ÇKP’nin içeride kendini var etmesi, toplumun gözünde........