menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Gülener Kırnalı yazdı: İran’ın önündeki üç seçenek: Devrim mi, restorasyon mu, geçiş mi?

13 1
yesterday

İran’daki protestolar yaklaşık 20 gündür sürüyor. Özellikle son iki haftadır da dünya gündeminin merkezinde. Tam sayı bilinmese de bazı bağımsız kuruluşlar 3 binin üzerinde kişinin hayatını kaybettiğini söylüyor. Bu trajik süreçte, bir de Trump yönetiminin İran’a askeri müdahale ihtimali sadece İran’ı tedirgin etmekle kalmadı, tüm dünyanın mevcut endişelerine tuz biber ekti. Şimdilik ABD müdahalesi ihtimali zayıflamış görünüyor. Protestolar ise devam ediyor. Ancak ülke genelindeki internet ve elektrik kesintileri, sahadan sağlıklı veri almayı zorlaştırdığı için tabloyu net bir şekilde görmek mümkün değil.

Fakat İran’daki protestoları izleyen dünya, uzun süredir tek bir soruya kilitlenmiş durumda: “Rejim devrilecek mi, devrilmeyecek mi?” Oysa bu soru, İran’daki krizin esasını ve toplumun hangi gelecek fikri etrafında birleşip birleşemeyeceğini perdeliyor. Kuşkusuz burada özellikle Batı medyasının durumu “rejim ha düştü ha düşecek” heyecanıyla takip etmesinin önemli bir payı var. Tabii medyanın yanı sıra Almanya Şansölyesi Merz’in bu hafta başında “İran rejiminin sayılı haftaları, belki de günleri kaldı” demesi de bu beklentileri körükledi. “Rejim düşer mi?” sorusunun yanı sıra “nasıl düşer?” sorusunun peşine düşen analist ve yorumcular da mevcut durumu ve İran toplumunu anlamaktan çok tartışmayı bir çöküş senaryosu anlatısına indirgediler.

Bu yaklaşım ilk bakışta anlaşılır görünebilir. Çünkü İran, uzun süredir dünya düzeninin düğüm noktalarından biri. Ama tam da bu nedenle, İran’ı yalnızca jeopolitik bir kırılma anı gibi okumak, asıl hikâyeyi kaçırıyor. İran’a sadece “bir diğer kırılma” anı ya da değişimin bir diğer “vakası” gibi değil; İran toplumunun ne olduğunu, nasıl bu noktaya geldiğini ve yüzünü nereye çevirdiğini merkeze alarak bakmak zorundayız.

Kaldı ki tarihi bildiğimiz birçok medeniyetten, halktan, ülkeden ve rejimden eskiye dayanan İran, bütün veçheleriyle, hepi topu 47 yıllık berbat bir rejimin akıbetine indirgenemeyecek kadar büyük, geniş ve önemli. Öte yandan mezhepsel, etnik ve coğrafi kırılmalarının yanı sıra sosyo-ekonomik açıdan da son derece heterojen bir toplumdan bahsediyoruz. Nüfusu 93 milyon, coğrafyası ise hem epey büyük hem de parçalı. Tüm bunları hesaba kattığımızda İran’daki protestolara dar perspektiften bakan peşin hükümlü analizlerin, daha en baştan eksik kalmaya mahkûm olduklarını söyleyebiliriz.

Şimdi bir adım geriye çekilip tüm bu yaşananlara, meseleyi rejimin bekasına endekslemeden sosyolojik bir gözlükle bakmayı deneyelim. İran sosyolojisinin karmaşık yapısı ve heterojen dağılımı ışığında, hiçbir seçeneğin tek başına baskın olmadığı; rejim bugün yarın devrilse bile sonrasının belirsizliğini koruduğu bu denklemde, tabloyu veriler üzerinden okumaya çalışalım. Ancak verilere geçmeden önce, İran halkının önündeki üç temel seçeneği netleştirmek gerekiyor.

Her ne kadar ekonomik krizin yarattığı motivasyonlar bu protestoların başlangıç fitili olsa da protestolar hızlıca rejim karşıtı bir söylemde ve talepte ortaklaştı. Bunun devamında şahlık rejimine yönelik bir nostaljinin ve arzunun, İran’ın farklı yerlerinde parçalı olarak büyüyen protestolardaki ortak paydaya ve ortak direniş mottosuna dönüştüğünü gördük. Tüm bu durum, İran protestolarına bakışın da yukarıda bahsettiğimiz “Rejim devriliyor” heyecanı içerisinde sıradaki rejimin lideri ve yapısına dahi kaftan biçilmesine yol açtı. Ve tabii ABD’de yaşayan sürgün veliaht prens Reza Pehlevi’nin açıklamalarıyla birlikte bu veliaht prens en azından bir süreliğine hikâyenin merkezine oturdu. Peki, bu türbülansın ortasında ve türbülansın yarattığı tüm sıra dışı faktörlerin de alan açmasıyla şapkadan çıkan sürgündeki bu kifayetsiz prens İran için sahici bir aktör mü?

Büyük ölçüde cevap hayır. Protestoların başından beri durumu yakından takip eden birtakım güvenilir gazeteci ve yorumcuların aktardığı şekliyle; her ne kadar İran toplumunda dar bir grup şahlık rejimine dönülmesini, mevcut rejimden kurtulmanın makul bir yolu ya da ideal rejim olarak görse de bu her tarafıyla heterojen toplumsal başkaldırının “şah” lafını sloganlaştırması büyüyen protestoların rejim aleyhinde seyrederken isnat edeceği karşı bir kutbu devşirmesiyle alakalı. Yani rejim karşıtlığında birleşen ve bu birleşmesi ekonomik, sosyal, siyasi, ideolojik bir dizi nedenle vücut bulan bu muhalefetin rejim karşısındaki pozisyonunu bayraklaştırmak için rejimin antitezine sarılması demek.

Tabii hem diaspora hem de Batı medyası etkisiyle bu denenen antitez sloganının işlerliği epey bir test edilmiş oldu. Kifayetsiz Pehlevi prensinin Trump’ın ağzının içine bakan denemeleri de hızlıca bu ihtimalin pek de gerçekçi olmadığının anlaşılmasıyla sonuçlandı. Ama unutmayalım ki “monarşiye dönüş” illa “ancien régime” olan şahlığa dönmek demek değil. Güçlü bir tek adam etrafında kurulacak bir düzen de pekâlâ seçenekler........

© Medyascope