Kurtlar Sofrasında Kadınlar (55) | Tanıklığın, direncin ve medyadaki dönüşümün hikâyesi: Lütfiye Pekcan

Kurtlar Sofrasında Kadınlar

Son güncelleme: 20 Nisan 2026 -

Kurtlar Sofrasında Kadınlar (55) | Tanıklığın, direncin ve medyadaki dönüşümün hikâyesi: Lütfiye Pekcan

20 Nisan 2026 Pazartesi

İSTANBUL (Medyascope) – Kurtlar Sofrasında Kadınlar’da bugün Türk medyasının kara kutularından bir kadın meslektaşımla birlikteyiz. Muhabirlik de yaptı yöneticilik de, tv programcılığı da yaptı kitap da yazdı… Mesleğin cefasını da çekti sefasını da sürdü. Koltuğunda daima birden fazla karpuz taşıdı… Türk medyasının son 30-40 yılına yakından tanıklık eden Lütfiye Pekcan, gazetecilikte hem sahayı hem ekranı hem de haber merkezlerinin mutfağını bilen isimlerden biri. TRT’de başlayan meslek hayatı; özel televizyonların yükselişi, ana akım medyanın dönüşümü ve bugün gelinen dijital kırılma noktasıyla birlikte Türkiye’de medyanın değişen yüzünü birebir deneyimledi. TRT’de başlayan kariyerini Show TV, Star TV, CNN Türk, TV8 ve Fox TV gibi kanallarda sürdüren Lütfiye Pekcan, Kurtlar Sofrasında Kadınlar programına konuk oldu. Göksel Göksu’ya yalnızca kişisel hikâyesini değil, kadın gazetecilerin sektördeki mücadelesini, ana akım medyadaki çöküşü, dijital medyanın risklerini, medyada etik erozyonu, aynı zamanda medyanın “kara kutusu” olarak biriken tanıklıklarını da anlattı. 

Lütfiye Pekcan, Türk medyasının geçmişini ve dönüşümünü deneyimleriyle anlatıyor.

Kadın gazetecilik, zorluklarla dolu; erkek egemen haber kültürü ve uzun çalışma saatleri gibi engellerle mücadele ediliyor.

Pekcan, medyanın kutuplaşmasını ve etik erozyonunu eleştiriyor, liyakatin önemine vurgu yapıyor.

Genç gazetecilere, güçlerinin farkında olmalarını ve sürekli öğrenmelerini tavsiye ediyor.

Sanatı, baskıcı dönemlerde bir ifade ve direnç alanı olarak görüyor.

Medyada kadın olmak: “Çarpı dört zor”

Medyanın dönüşümü: Umuttan kutuplaşmaya

Medyada kadın olmak: “Çarpı dört zor”

Haberciliğin başlı başına zor bir meslek olduğunu vurgulayan Lütfiye Pekcan, kadınlar için bu mesleği icra etmenin zorlukları katladığını anlattı. Savaş bölgelerinde görev almak, uzun süreli saha görevleri, belirsiz çalışma saatleri ve erkek egemen haber kültürünün kadın gazeteciler için ayrı bir mücadele alanı yarattığını söyleyen Savaş, kendi deneyimlerinden örnekler verdi. Kosova Savaşı’na tek kadın muhabir olarak gittiğini söyleyen Pekcan aylar süren dava takipleri ve kriz anlarında kesintisiz yayın temposunun zorluklarını anlatan Pekcan,bu koşullara rağmen mesleğe olan tutukusundan hiçbir şeyin eksilmediğini vurguladı. Bir dönem mesleği ile anneliği arasında sıkıştığını söyleyen Pekcan sevdiği işi bırakmış bir annenin daha mutsuz olacağına dikkat çekti.

Medyanın dönüşümü: Umuttan kutuplaşmaya

Türk medyasının geçirdiği dönüşümün de yakın tanıklarından biri olan Pekcan, TRT dönemini “kurumsallık ve liyakat” üzerinden olumlu hatırlarken, özel televizyonların ilk yıllarındaki görece özgürlük alanını da özlemle anıyor. Sektödeki kırılmanın ve dönüşümün özel televizyonların çoğalması ile başlayan reyting baskısı ile başladığına dikkat çeken Pekcan, kırılmayı siyasi davalar, güç mücadeleleri ve uzun süreli iktidar yapısının medya üzerindeki etkisi ile de ilişkilendiriyor. “Artık herkes kendi mahallesine konuşuyor” diyen Pekcan günümüzde medyanın iki kutuplu bir yapıya sıkışmasından, dördüncü kuvvet olma işlevini yitirmesinden ve haberden çok propaganda üretir hale gelmesinden yakınıyor. 

Kendisinin meslekteki kırılma sürecine de değinen deneyimli haberci, bir dönem sağ kolu olarak çalıştığı ve hem öğretici hem de zorlayıcı olarak tanımladığı Reha Muhtar dönemine dikkat çekiyor. Kendisini istifa noktasına getiren yol ayrımını haber niteliğinin geri plana itilmesi ve haber değeri olmayan içeriklerin öne çıkması olarak tarif ediyor. 

Lütfiye Pekcan Show TV’de çalışırken kendisini haberin vicdanı olarak tanımlıyor.

Show TV’de çalıştığı dönemde editöryal duruşu ile “haberin vicdanı” olduğunu söyleyen Pekcan, bu duruşu “Siyasi haberlerin geri plana itilmesine karşı durdum, haber değeri olmayan içeriklere “duvar” ördüm, çalışma arkadaşlarımı koruyan bir yönetici profili benimsedim” sözleriyle anlatıyor. 

Günümüz medyasının geldiği noktayı da anlatan Pekcan, ana akım medyada liyakatin büyük ölçüde ortadan kalktığı görüşünde. Pekcan, “Muhabirlik refleksi zayıflamış, saha haberciliği geri plana itilmiş durumda. Otosansür, editörden önce muhabirin zihninde başlıyor. Dijital medya ise bir yandan alternatif alan açarken diğer yandan ciddi riskler barındırıyor. Duyduğunu haber yapan bir kültür oluştu. Bu durumu toplumsal krizlere yol açabilecek kadar tehlikeli buluyorum” diyor. 

Bir süredir aktif gazetecilikten uzaklaşan Pekcan, kendisini edebiyat ile ifade ediyor. 

Roman, senaryo çalışmaları ve yaratıcı yazarlık üzerine üretmeye devam ediyor.

Sanatı aynı zamanda bir ifade ve direnç alanı olarak gören Pekcan, “Baskıcı dönemlerde sanat daha çok yeşerir” diyerek, hikâye anlatıcılığının toplumsal hafıza açısından önemine dikkat çekiyor.

Lütfiye Pekcan’ın genç gazetecilere de bir mesajı var:  “Gücünüzün farkında olun. Umudunuzu kaybetmeyin ve sürekli öğrenin, kendinizi geliştirmekten vazgeçmeyin. Zor koşullarda bile etik duruşunuzu koruyun.”

Bugün bir  meslektaşımı konuk edeceğim ama medya dünyasının, Türk medyasının kara kutularından  biri kendisi. Muhabirlik de yaptı, yöneticilik de yaptı, televizyon programları da yaptı,  kitaplara da imza attı ki o kitaplardan sonuncusu da hemen elimde vurgun. Ve kitaplarında  o da kurtlar sofrasındaki kadınları daha çok gündeme getirdi, işledi. Lütfiye Pekcan. hoşgeldin.  Merhaba Göksel. Yıllar sonra seni görmek çok güzel.  Bizim yollarımız ben CNN Türk’teyken kesişti. Haber seni  tanımlarken. Türk medyasının kara kutularından biri dedim ve bunun da  gerçekten böyle olduğuna inanarak söyledim. Sen kendini nasıl tanımlarsın?  Ya kara kutu deyimini bilemem ama şunu söyleyebilirim çok rahat. Ben TRT’de başladım  mesleğe. Ve başka hiçbir televizyon yoktu. Özel televizyonlar henüz hayatımıza girmemişti.  TRT Haber Merkezi’nde muhabir olarak başladım. Çok seviyordum mesleği. Zaten ilk okulda staj yaparken girdim TRT’ye. Ve TRT kameraları gelmeden basın toplantıları başlamazdı. TRT muhabiri söze başlamadan  bir şey olmazdı. Tek kanaldı yani. Sonra da bir TRT2 vardı. O yüzden ardından özel  televizyonlara transfer olduk. İstanbul’a geldim Ankara’dan. Ankara’da siyaseti, genel  kurmayı, bir takım devleti bir araya getiren tüm organları iyice tanıdıktan sonra İstanbul’a  başka bir dünyaya geldik. Biraz paranın konuşulduğu, iktidar sahiplerinin parayla daha haşır neşir olduğu ve  dolayısıyla özel televizyonlarda öyle. Transfer olarak özel televizyona geldim. Ana akım Show TV, Star TV’de çalıştım. Ardından haber kanalı CNN Türk’te işte yollarımız kesişti. TV8 var, Fox TV var. Programlar da yaptım. Yani sonuçta televizyonda epey bir emeğim var.  O halde haksız değilim karakutu diye nitelemekle. Aslında kendimi de belli ölçüde o  karakutulardan biri olarak kabul ediyorum. Çünkü çok tanıklığımız var.  Evet tarihe tanıklık ettik.  Tarihe tanıklık ettk, Türkiye’nin dönüşümüne tanıklık ettik, medyanın dönüşümüne  tanıklık ettik… Ve bütün bu tanıklıklardan da elbette kalan izler, tortular var.  Bugün özellikle senin gibi bir gazeteci meslektaşımı bulmuşken, Türk medyasında kadın  olmayı ve nihai olarak da bugünkü dönüşümü konuşabilmeyi çok istiyorum ama önce  şunu merak ediyorum. Biliyorum ki aynı zamanda annesin. Aynı zamanda güzel bir  evliliğin var. Bir hayat hikayen var. Sormak istediğim şey tam da burada başlıyor. Medyada kadın olarak var olmak. Öyle  koşullardan geçiyor ki öyle limitsiz ve zorlu çalışma tempolarından geçiyoruz ki adeta bizi  ailemizle mesleğimiz arasında seçim yapma noktasına geçiriyor ve zorluyor. Öyle bir  sektörden söz ediyoruz. Böyle bir noktadan bakınca nasıl yürütebildin ikisini birlikte?  Dediğin gibi o kadar zor ki, zaten başlı başına kadın olmak çok zor. Ama medyada kadın  olmak herhalde çarpı dört diyeceğim, iki falan da değil. Çünkü çalışma saatleri belirsiz biz habercilerin özellikle. Yani ben çok iyi hatırlıyorum bir akşam çantamı alıp  Mudanya davasını, Apo davasını izlemeye gidip. 3 Ay orada kaldığımı biliyorum. Bir gün, üç gün diye gideriz, 2 hafta kalırız. Kosova Savaşı’na 2 kez gittim. Gitmek var, başına her şeyin gelmesi var. Zor bir meslek. Ben şükürler olsun beni, mesleğimi ne  kadar sevdiğimi bilen ve benim mutluluğumu önemseyen bir eşe sahibim. Yani her başarılı erkeğin arkasında bir kadın var derler ama bence her başarılı kadının arkasında da bir erkek var.  Bu anlamda şanslısın.  Evet şanslıyım şanslıyım çünkü mesleğim sevdiğimi biliyordu ve beni her daim destekledi.  Bu gerçekten önemli çünkü şehir dışına gitmek bir yana aynı zamanda şehirdeyken de bir yerde bir bomba patlayacak olsa bütün haber bülteni değişir. Muhabirsen sahaya koşturursun, yöneticiysen geçersin rejiye, yerini alırsın ve o saat ne zaman sona erecek, çalışma saati bilemezsin. Yani hiçbir zaman biz 9-6 çalışan insanlar olmadık. Hafta sonu  izinlerimiz olmadı. Dediğin gibi.  Hemen örnek vereyim CNN Türk’teyken gelinlik provama gidemedim. Çünkü Jak Kamhi bıçaklanmıştı, mezarlıkta öldü ve yayın yaptık.  O bıçaklandığı gün ben de oradaydım bu arada.  Evet yani biz anında yayında oluruz ve geceleri sabahlara kadar sürer. Savaş olur aynı  şekilde. Evleneceğim Ekim’de, öncesinde İkiz Kuleler olayı patlak verdi ve Afganistan savaşı… Amerika o zaman da… bir savaş atmosferi 2001. Benim Afganistan’a vizem çıktı, tabi müstakbel eşimleyim, daha evlenmedik…  “Gidersen ya dönemezsen biz nasıl evleneceğiz?” diye nasıl üzgün anlatamam… Sınırlar kapandı. Gidemedim ama gitseydim de dönemeyecektim…Sınır kapanmıştı ve evlendim. Bizim  hayatımız böyle bir hakikaten.  Biz bir de buna rağmen çocuk da büyüttük bu hayatın ortasında.  O daha da zor. O da sürekli sızlayan bir vicdan öyle söyleyeyim.  Neden sızlıyor vicdanın?  Hem mesleğini çok seviyorsun hem de “Acaba çocuğumun yanında mı olsam, onu ihmal mi ediyorum?” Yani çalışan annenin, sadece medyadakilerin değil çalışan annelerin bence sürekli kaldığı ikilem bu. Evet onunla çok iyi vakit geçirdim hafta sonlarıma daha özen  gösterdim. Ama hep böyle aklında insanın “onunla daha mı çok olsaydım” sızısı oluyor.  Ben de olmadığını söylemeliyim. Şu açıdan olmadı. Hep şöyle düşündüm. Ben çok severek yaptığım her şeyden vazgeçip çocuğumun başında oturan bir anne olursam  mutsuz olacağım. Ve hatta belki de ileride “senin yüzünden ben mesleğimi bıraktım diyerek” onu suçlayacağım. Oysa o duygunluğu yaşayan bir anne olarak onunla olduğum zamanı kaliteli, nitelikli geçirdiğim süre içinde, her dakika çocuğunun başında duran annelerden daha çok anne olduğumu hissettim nedense.  Çok güzel söyledin. Zaten öyle düşündüğüm için mesleğe ben de devam ettim. Yani eğer dediğin gibi bırakmış olsam mesleği, vicdansızlığı başka bir şey. Bırakmış olsaydım  kesinlikle o kadar iyi anne olamazdım. Mutsuz bir insan. Ben hep söylerim yani kitaplarımda da o vardır aslında romanlarımda, maskeyi önce kendimize takmazsak  başkasına bir faydamız olmaz.  Kadınlar için kadın çok güçlü bir varlık. Gücünün farkında olursa ve kendi ayaklarının  üzerinde durursa herkes saygı duyar, kimse onu ezemez, kimse yok sayamaz. Bir şekilde  haksızlığa hepimiz uğruyoruz ama düşen kadın daha çabuk ayağa kalkabiliyor. Kuvvetli,  dirayetli yani o doğurgan özelliğinden mi bilmiyorum ama kadın dayanıklı, daha cesur,  haksızlıklara daha fazla tepki verebiliyor ve gerçekten cesur.  Katılıyorum. Katılıyorum ama medyada kadın olmak da zor. Dilersen dönelim şimdi medyaya.  Tabii.  Şimdi kadın olmak zor dedik ama biz hani burada kadın olmak zor derken pek çok şeyden  söz ediyoruz. O cam tavanlardan da söz ediyoruz. Kadın olmanız nedeniyle mesela ben ilk zamanlarda, mesela Radikal’de olduğum zamanları hatırlıyorum. Bir yerde bomba patladığı zaman erkek muhabirler tercih edilip gönderiliyordu… Oradan başlayan bir eşitsizlik. Bu tabi her kademeye yayılıyor. Sen de bütün bu kademeleri  görmüş biri olarak. Kıyasladığında en zor olan hangisiydi? Az önce saydın çünkü TRT’de,  Show’da, CNN Türk’te, Fox’ta, TV8’de, ANKA’da pek çok kurumda çalıştın. Bunları böyle kıyasladığın zaman öne çıkanlar hangileri deyip kara kutuyu yavaş yavaş açmaya başlayalım. Ya mesleğe ilk başladığım yer benim için çok değerli bir yer. TRT’den özel sektöre  geçerken her şeyin daha iyi olacağı hayaliyle geçmiştim. Daha özgür bir habercilik  yapacağımızı, her şeyin daha iyi olacağını düşünmüştüm. Hiç de öyle olmadığını yaşayarak gördük ve giderek daha kötüye gitti. Şu anki TRT’yi demeyeceğim ama çalıştığım zamanki TRT kurumsallığıyla, yapısıyla,  liyakatlı yöneticilerimizle, haberi veriş şeklimizle… En fazla sıra yapardık, protokol  haberciliği yapardık ama her şeyi verirdik. Yani bugün, oradan buraya geldiğimizde şu an TRT’deki özgürlüğün olmadığını görüyorum. Yani toplumun kutuplaşmasını da hızlandıran aslında medyanın da kutuplaşması oldu bence. İkisi birbirini sarmalaya sarmalaya büyüttü. Hem toplum kutuplaşmış durumda hem medya kutuplaşmış durumda. Demokrasilerde aslında medya dördüncü kuvvettir ve çok önemlidir. Yani iktidarı da muhalefeti de denetler. Yasama yürütme yargıdan sonraki dördüncü kuvvettir.  Ama şu an öyle bir şey yok yani iki kutuplu bir medya var ve maalesef herkes kendi  mahallesine bir propaganda makinesi gibi haber anlatıyor. Bu çok yanlış.  Sağır odalarda yankılanan, değil mi, kendi seslerini dinleyen….  Sesler, evet. Herkes kendi mahallesinde karşı tarafı kutuplaştırarak, düşmanlaşarak bu kutuplaşmayı  giderek büyütüyorlar.  Ama medya böyle bir şey değildi. O kırılma noktası ne zamandı, ne zaman böyle oldu?  İlk zamanlar güzeldi. İlk….  Umut vardı o zaman.  Umut vardı. Tabi özel televizyonlar, bağımsız habercilik yapılıyordu. Ama ne zamanki… Bir  takım iktidarı 22 senedir tek bir parti götürüyor. İktidarın bir zamanlar desteklediği ama sonra ayrı düştüğü FETÖ ve Ergenekon davaları bu tip şeyler kutuplaşmanın ve meslekte  liyakatli insanların uzaklaştırılmalarının sonucu gittikçe kan kaybına uğradı. Şimdi de  gerçekten liyakatın olmadığı, sadece medyada değil aslında toplumun pek çok kurumunda, kuruluşunda liyakat yok, adalet yok.  Kim kimin adamı ona göre pozisyon alınan bir döneme gelindi.  O zamanda zaten ne habercilik yapabilirsiniz? Bir yerin basın bültenini çıkarır gibi, basın bülteni çıkarırsınız. Şu an o yapılıyor. Zaten onun için de liyakatli insanlara ihtiyaç  duyulmuyor.  Bugüne geleceğiz ama ben o günlerde biraz gene ısrarcı olacağım. Hakikaten kırılma noktalarını ben biraz deşmek istiyorum. Yani en  zorlandığın kadın olarak en zorlandığın dönemler hangileri oldu ve neydi zorlandığın konular? Medya sektöründeki kurtlar sofrasını biraz da tanımlayıp açmak  için.  Kadın olarak hem sahada çok zorlandım. İşte Kosova Savaşı’na gittim dedim. O zaman  gittiğimde tek kadın muhabir bendim. Birleşmiş Milletler’le birlikte Kosova’ya giriş yaptık. O kadar adamın arasında yani kolay değil bunlar.  Zorluğu ne bunun? Çünkü bilmeyen için, izleyiciler açısından bir kadının öyle bir ortamda tek başına kadın  olarak var olmasının nasıl bir güçlüğü var?  Nasıl bir güçlüğü var? Bir kere erkeklerin kendi aralarında kurduğu o iletişimde filtresiz bir sohbet var. Sen kadın olarak onların dışındasın. Yetiştiriliş olarak da öyle kadın daha narin gibi görülüyor ve hani….  Yani eril bir dille konuşuluyor, eril sohbetler yapılıyor. Tabii, tabii, tabii. Onların arasında bütün bunları duyarak… Devam ediyorsun haberlerine.  Peki böyle mobbinge uğradın ya da çantanı alıp çıkmak istediğin, seni son raddeye getiren şeyler yaşadın mı hiç?  Yaşadım tabii. Ben Show TV’den iki kez istifa ettim. Üçüncü de zorla artık böyle Londra’ya gittim bir ay falan. Show TV’den öyle ayrıldım, Show haberden. Ki orada yöneticiydim. Çok da iyi bir para alıyordum. Ama yaptığım, yapılan habere artık saygı duymadığım için ve bir şekilde de yönetici olarak da zapt edemediğim için oradan çantamı alıp çıktım ve tazminatımı falan yıktım yani. Hani hiç bir şey gözüm görmedi.  Bir de böyle şeyler yapıyoruz.  Tabii, tabii çantamı alıp çıktım. Ben artık orada olamam dedim. Oradan çıktım. Ama sonra  CNN oldu işte.  Evet ama o dönemi biraz parantezi açalım hani çantamı aldım kızdım çıktım demeyelim istersen. Çünkü oradaki zorluklar asıl merak ettiğimiz şey. Reha Muhtar döneminden mi  söz ediyoruz? Tabii ki Reha Muhtar dönemi.  Şimdi Reha Muhtar ile ben hiç çalışmadım. Yolumun kesişmediği yöneticilerden biri. Keşke yolumuz kesişseydi de demiyorum. Neden demiyorum? Çünkü benim bulunduğum yerden bakıldığın zaman daha çok eleştirilen bir haber formatı vardı. Herkesin diline  pelesenk olan biliyorsun “acı var mı acı” vardı. Televizyona farklı ve bir kısım gazetecinin de çok fazla tercih etmediği bir ekol getirip yerleştirdi. O ekolle, çünkü  yanlışsam lütfen düzelt,Reha Muhtar daha böyle Mehmet Ali Birand’dan, Ali Kırcalar’dan bir tık sonra geldi.  Bir tık sonra geldi ve o farklı bir çizgi. Böyle biriyle çalışmak hiç kolay gelmiyordu bana dışarıdan bakınca.  Kolay değildi. Aslında TRT’de yollarımız kesişti. Ben TRT’de  muhabirken Ateş Hattı programını yapmaya başladım. Ben Ateş Hattı’nın yapımcısı oldum  ve müthiş programları imza attık. Reha Muhtar aslında Milliyet’in diplomasi muhabiriydi, Atina’da yıllarca haber yaptı. Aslında çok zeki bir insan. Dil bilen çok zeki bir insan. Gazeteci olarak ondan öğrendiklerim var. Ama televizyoncu olarak da benim çok büyük bir desteğim olmuştur. Ateş Hattı. Biz Ateş Hattı’yla özel televizyona transfer olduk zaten. Ama zaman içerisinde. Nasıl bir şey bilmiyorum. Gücün  getirdiği bir zehirlenme mi diyeyim?  Güç zehirlenmesi evet bizim sektörümüzde çokça yaşanan, sıkça yaşanan.  Uyarıları görmedi. Yani ben iki kez istifa ettim diyorum ya. Yani hani gidişatı….  Sağ kolu gibiydi zaten Lütfiye Pekkan.  Tabi tabi. Ama biz mesela habercilikte ilk dönemler kimsenin çıkaramadığını çıkaran… Diyorum ya Kosova Savaşı’nda canlı yayınlar yapan, Öcalan davasında ilk sonucu açıklayan, gazetelere konu olan, o davaları yerinde izleyen bunların  programlarını yapan…. Ama ne olduysa kadroda bir takım yeni gelenlerle… İşte bir takım….  Dönüşümler yaşanmaya başladı.  Dönüşümler yaşandı ve hoşuma gitmeyen dönüşümlerdi bunlar. Ve ondan sonra işte ben  orada olmak istemedim.  Nereden nereye dönüşürdü? Neydi ne oldu yani?  Neydi ne oldu ya bir defa güven duygusunu bence yitiriyordu. Haber anlamında diyorsun değil mi?  Haber anlamında tabi tabi haber anlamında yani haber olmayan yani haber konu olmayacak şeyler vardı. Oysa ki yani o kadar haber cenneti memleket ve o kadar çok şey olup bitiyor ki  bir takım gerekmeyecek şeyler yapıldı benim de onaylamadığım. Bunun üzerine ben de  orada olmak istemedim.  Etik olarak karşı çıktın diye anlıyorum. Haber etiğine uygun davranılmadığı için.  Tabi tabi.  Bu çok önemli. O sofrada kaç sene oturmuştun?  1988’de stajla başladım, 1994’te istifa ettim. 1999’da da Show’dan istifa ettim. Ama daha önce Star’a gitmiştik. Herhalde 4 – 4,5  yıl.  4,5 yıl. O dönüşüm dediğin şey… Türk televizyonculuğunda öyle bir evre olduğunu düşünüyorum. Rating odaklı yayıncılığa  başlanmasıyla birlikte, daha fazla rating almak uğruna artık her şeyin mübah olduğu bir dönem vardı ekranlarda. Bu bütün ekranlar için geçerli değil. Elbette buna direnen ekranlar da vardı, duruşunu kaybetmeyenler de vardı. Ama haber üzerinden çelme takma da vardı. Öyle bir dönemdi değil mi o dönem?  Yani şöyle reyting çok önemli olmaya başladı ve bence bütün özel televizyonları zehirleyen  o oldu. Bugün de sosyal medyadaki tıklanma gibi yani insanları yoldan çıkaran şey tabii ki  bu. Tabii o günümüzü konuşurken zaten gündemimdeydi. Gerçekten sosyal medyadaki tıklanma uğruna… Onu ayrıca kıyaslayalım diye sonraya bırakmıştım. Çok  katılıyorum buna. Peki bu çalıştığın kurumlar içinde en keyifle çalıştığın yer neresi oldu?  Tabi mesleğin ilk zamanı olduğu için TRT. Çok sevgiyle anıyorum. TRT’ye girmek de çok zordu bu arada.  Kaç sınavdan geçiliyor?  Tabii. Önce sınav açılmadı. İstisna aktiyle çalıştık. Sonra 2-3 sınava girdik. Sözlüler vs. Yani 4 yıl geçti ben TRT’de kadro olana kadar. Sonra da basın kartımı kazanana kadar bir zaman geçti. Ben ayrılırken de bütün TRT, gitme diye böyle yani neredeyse kollarını açtılar. “Gitme, gitme, sen TRT’de kal” diye çok baskı da yaptılar aslında ama ben İstanbul’u da görmek istedim. Çok haksızlığa da uğradım, çok da düştüm ama pişman değilim. TRT de eski halinde kalmadı. Orada kalan arkadaşlarım da mutlu değil şu an. Yani bu aslında toplumsal ve yeni siyasi düzenin getirdiği bir vazgeçilmez son diyelim yani. O yüzden hiçbir şey eskisi gibi değil.  Hiçbir şey eskisi gibi değil. Peki seni en mutsuz eden ayrılık hikayesi hangi  kanalla oldu?  Fox TV.  Öyle mi? Evet. Gerçekten çok emek verdim. Fox Haber gittiğimizde çok bilinen bir yer değildi. Çok güzel bir yapı kurduk, çok güzel muhabirler, hala da devam eden prodüktörler. Bütünüyle çok güzel bir haber merkezi oluşturduk, yarattık. Son güne kadar da bu geminin amirali, kaptanı sensin, iyi ki buradasın diyorlardı. Gece bana haber bülteni bittikten sonra ve herkes çıktıktan sonra “Artık seninle  çalışmayacağız” deyip bilgisayarım kilitlendi. Ve bence çok çirkin bir şekilde işime son verildi. Kaç yıllık bir çalışmaydı?  4 yıl galiba. 4 – 4,5 yıl. Çok zoruma gitti ve hayatımda ilk kez zaten dava açtım  anında. İşe dönüş davasını dört beş ay gibi bir zamanda hemen kazandım. Onu mesela unutamıyorum. Mesleğe küstürecek kadar yapılan iki yüzlülüktü. Nedenini hala çözemiyorum, evet hala çözemiyorum… Yani bir dakika öncesine kadar böyle söylenip bir dakika sonra işte böyle deyip kesip atmak nasıl bir şey bilmiyorum. Tabi ki dava ettim ve  davayla hakkımı aldım.  Peki o bunca yıllık meslek yaşantında yani hiç şöyle yaptığın yayınlar için şu yayın keşke  şöyle olmasaydı deyip sende iz bırakan yayınlar oldu mu?  Olmasaydı dediğim belki Show TV’nin son zamanlarındaki, ilk zamanları değil son  zamanlarındaki olabilir. Onun dışında hiç olmadı. Ben mesela daha sonra TRT’den teklif  aldım. Yine bir ara Manşettekiler programını yaptım. Orada da gönlümce yaptım programı ama biz gönlümce yaparken zaten son veriyorlar işimize o ayrı mesele yani gönlümce deyeyim de olması gerektiği gibi. Yani haberin objektif olmasına özen gösterip her sesi davet etmeye çalıştığımız için zaten  programlar uzun sürmedi.  Sen CNN Türk’e ilk geldiğin zaman da biz bir tedirgin olmadık değil.  Show’dan geldiğim için.  Show’dan da değil. Reha Muhtar’ın yanından geldiğin için.  Nasıl yani?  Çünkü haber müdürü olarak geldin. Bizim de kendimizce o dönemin hakikaten sıkı habercileri olarak kendimizi adlandırıyoruz, iddialıyız falan. Nasıl yani? Reha  Muhtar’ın yanından gelen biri mi? Bu önyargımız vardı. Şimdi ben de bir itirafta bulunmuş olayım. Fakat bu önyargıyı çok kısa sürede yıktığımızı da aynı şekilde söylemek durumundayım. Çünkü kişisel olarak ben mesela bir bir sıkıntı yaşamıştım. Benlik bir durum yoktu aslında, fakat yapılan bir haberin bir şekilde bana faturası çıkıyordu. Bunu anlatma çabama daha başlarken sen geldin ve devreye girdin. Bunun Göksel’le bir ilgisi yok, şundan şundan kaynaklandı diyerek el koydum ve ben çok şaşırdım. Kendi birimindeki çalışma arkadaşlarına sahip çıkan yönetici modeli maalesef bu sektörde çok fazla yok. Önce kendi masasını cüzdanını korumaya çalışır. Yani bencil ve çıkar ilişkisi üzerine dayalıdır. Orada bütün  bakışım değişmişti sana karşı.  Ben hiç hatırlamıyorum bile ama.  Doğal olarak. Dolayısıyla ben Lütfiye Pekcan’ı asıl o gün tanıdım. Asıl o zaman bütünüyle başka bir yere konumlandırdım ve kendimce de sana haksızlık yaptığımı düşündüm. Hani Reha Muhtar eşittir Lütfiye Pekcan gibi bakıyorken tam tersi. Bu nasıl  oldu? Nasıl farklı biçimlenebildin böyle bir iklimde? Aslında şu, ben haberin vicdanıydım. Yani belki hoşnut olmadığın haberdeydin ama pek çok belki hoşnut olmayacak denen önemli haberde ağırlığımı koyuyordum. Aslında çok insanın canı yanabilirdi ya da kötü başlıklar atılabilirdi. Mesela Ahmet Kaya için Hürriyet’te atılan  başlıkları unutmadık… Frene basan sen oldun. Evet. Bu çok önemli. Biraz örnekler vermeni isteyeceğim bu  noktada. Yani her kurumda böyle insanların varlığı çok kıymetli.  Evet yani siyasi haberlere daha az yer verilmesi gündeme geliyordu. Ben çok  önemli olduğunu bulunduğumuz dönemde siyasi haberlerden vazgeçilemeyeceğini söyleyen ya da toplantılarda işte farklı farklı bölümlerden gelen aslında haber olmayacak şeylere karşı sürekli duvar gibi duran kişiydim o kadar söyleyeyim.  Çok güzel çok önemli çünkü. Peki bugün olsa bunları yapmak mümkün olur mu? Şimdi  günümüze biraz yavaş yavaş gelecek olursak yani günümüz ana akım medyası için  söylüyorum elbette. Günümüz ana akım medyasında Lütfiye Pekcan’lara yer var mı?  Başta söyledim yani liyakatın hiçbir önemi yok. Şu anda kutuplaşmış medya var. Yani benim için iktidar yanlısı haber yapan da aynı, muhalefet yanlısı haber yapan da aynı. Kimse  kusura bakmasın. Çünkü habercilik bu değil. Habercilik gerçekten objektif bir şekilde her sesin duyurulması. Karşımızdaki insanlar da aptal değil. Kim ne söylemiş? Diğeri ne söylemiş? İkisi arasındaki  görüşleri alıp karar verebilme mekanizmasına sahip insanlar oluyor.  Karar vermeyi izleyiciye bırakmak, okura bırakmak.  Doğru olan o. Mesela biz Nazlı Tolga’yla yaptığımız Fox’taki habercilik döneminde. Gerçekten objektif habercilik yapıyorduk. Her ses vardı. Sonra böyle….  Şöyle her sesin olması ile her sese eşit mesafede olmak da biraz farklı şeyler. Ses açıyorsunuz ama birine ne dedirttiğiniz, diğerine  ne dedirttiğiniz de önem kazanıyor. Dolayısıyla eşit mesafede olmak da çok önemli.  Olabilmek değerli. Tabii ki. Yani objektif olabilmek. Yani ben mesela haber bültenlerinde anchorların eleştiri yapmasını, ağızlarına geleni  söylemesini hiçbir zaman doğru bulmuyorum. Habercilik bu değil çünkü ana akım medyada yani televizyonda…. Program yap, köşe yaz orada anlat, roman yaz, kitap yaz anlat ama ana akım medyada  bunu yaptığın zaman olmuyor.  Şimdi ana akım medyada bir yandan böyle gelişmeler ya da geriye gidişler söz konusuyken  bir yandan da artık elinde bir cep telefonu olan herkesin muhabir olduğu, sesi olan herkesin yorumcu olduğu, eline kalem alan herkesin de köşe yazdığı bir döneme geldik Çünkü herkesin  söyleyecek bir sözü var.........

© Medyascope