Gökhan Bacık yazdı – Yeni rejim, yeni devlet: İlkeleri, ismi, özellikleri |
Son güncelleme: 27 Mayıs 2026 -
Gökhan Bacık yazdı – Yeni rejim, yeni devlet: İlkeleri, ismi, özellikleri
27 Mayıs 2026 Çarşamba
İki büyük düşünür Félix Guattari ve Gilles Deleuze, “Kavramlar imzalıdır” (“Les concepts sont signés”) der. Siyaset bilimi de bilimsel ekollere ve teorilere ait, yani onların imzasını taşıyan bir disiplindir. Başka bir ifadeyle siyaset bilimi babamızın malı değildir. Dolayısıyla, siyaset biliminin yerleşik bakış açısı neyi gerektiriyorsa onu söylememiz gerekir. Sözü eğip bükmenin bir anlamı yoktur.
Bu girişi şunun için yapıyorum: Türkiye’de son günlerde yaşanan, ama kuşkusuz daha uzun bir sürecin sonucu olan hadiseler hakkında siyaset biliminin ne diyeceğini kestirmek için uzman olmaya gerek yoktur. Hatta Türkiye’de olup bitenlerin siyaset bilimi açısından tahlili son derece kolaydır. Dolayısıyla, bunların ne anlama geldiğini yazmak keyfî, yani sübjektif, bir iş değildir. Siyaset biliminin penceresinden bakıldığında Türkiye’nin ne olduğu herkes tarafından aynı şekilde görülür.
Yeni meşruiyet türü: Negatif rıza sistemi
Ne kadar başarılı olduğu tartışmalı olmakla birlikte, Kemalist Cumhuriyet, Jean-Jacques Rousseau merkezli bir siyasi meşruiyet teorisine dayanıyordu. Buna göre egemenlik halktan geliyordu. Yeni ortaya çıkan post-Kemalist Türkiye ise Jean Bodin merkezli bir meşruiyet teorisine dayanıyor. Bu ne anlama geliyor?
Bodin’e göre egemenlik, nasıl elde edilirse edilsin meşrudur. 1576’da yayımlanan Les Six Livres de la République adlı eserinde, hatta bir hırsızın çaldığı mal üzerindeki hâkimiyetinin bile fiilî olarak geçerli sayılabileceğini ileri sürer. Burada bir kavramsallaştırma yapalım: Bir insandan borç isterken onun rızasını aramaya pozitif meşruiyet diyelim; buna Rousseaucu yaklaşım denebilir. Buna karşılık, bir kişinin parasını zorla alırken onun korku ya da çaresizlik içinde ses çıkarmamasını yeterli görmek ise negatif meşruiyet anlayışına karşılık gelir ve Bodin’in egemenlik yaklaşımıyla ilişkilendirilebilir.
Buradan Türkiye’ye gelirsek, elbette seçimler olacaktır; ancak bunlar daha çok negatif rızanın üretilmesi işlevini görecektir. Burada önemli olan aktif rızadan ziyade, halkın tepki göstermemesiyle yetinmektir. Bu nedenle bazen ikna ederek, bazen baskıyla, halkın sessiz kalması yeterli sayılacaktır. Halk bütünüyle ortadan kalkmayacak; ancak egemenlik artık halk ile elitler arasında paylaşılacaktır. Halka düşen ise buna itiraz etmemektir. “Sükût ikrardan sayılır” denilecektir.
Bu yaklaşım, geleneksel Sünni siyaset teorisiyle de uyumludur. Sünni İslam düşüncesinde lideri ehl-i hâl ve akd seçer; bu kişilerin sayısının beş, hatta bir kişi olması bile yeterli görülebilmiştir. Halkın da buna “tamam” dediği varsayılır. Tarihte büyük etkiler yaratmış pek çok Müslüman lider, üç ya da daha az kişinin onayıyla seçilmiştir.
Ancak şu notu düşelim: Negatif rıza sistemine geçen düzenler, teorik olarak devrimsel bir aşamaya girmiş sayılabilir. Bu, mutlaka bir halk devrimi olacağı anlamına gelmez. Hele tarihsel olarak devrim deneyimi sınırlı olan Türk toplumları açısından bu ihtimal daha da düşüktür.
Ancak en başta söylediğimi hatırlatayım: Siyaset biliminin kurallarını biz koymuyoruz. Bu nedenle negatif rıza ile işleyen sistemler, devrimsel bir bağlam içinde değerlendirilir; çünkü bu tür sistemlerde iktidarın değişmesi, devrim dışında yollarla giderek daha zor hâle gelebilir. Bu çerçevede Çin, Rusya, Belarus ve İran gibi ülkeler de devrimsel bir bağlamdadır.
Cumhuriyet’ten devletiyete
İlkokulda bize cumhuriyetin, halkın kendi kendini yönetmesi olduğu öğretilirdi. Türkiye’de ise artık “cumhur” geri plana itiliyor. Onun yerine devlet elitlerinin altın çağı başlıyor. Eski Türkiye için “bürokratik vesayet” denirdi. Şimdi ise vesayet kalktı; ama tuhaf biçimde bürokrasi, yani devlet elitleri, kalıcı biçimde hâkim oldular. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Türk devlet geleneğinin başı göğe artık ermiştir. Devlet büyümüş ve her yeri kaplamıştır.
Eskiden insanlar bir partinin teşkilatına girer, orada parlarlardı. Parlayanlar milletvekili olur, Meclis’te sivrilir, ardından bakanlığa kadar yükselebilirdi. Çünkü ortada bir cumhur vardı. Şimdi ise bunların büyük ölçüde anlamı kalmadı. Parlamak için vali ya da savcı olmak gerekiyor. Dahası, seçime girseler temsil ettikleri siyasi akımlar yüzde 1 oy alamayacak bazı kişiler, elitler arası ittifaklar sayesinde devlet içinde büyük söz sahibi olabiliyorlar.
Devlet elitlerinin hâkimiyeti bütün partileri zombileştirmiştir. Bu yalnızca CHP için değil; AKP ve DEM için de geçerlidir. Yirmi yıl önce AKP’nin genel başkan yardımcıları ve genel sekreteri bilinir, dikkate alınırdı. Şimdi ise bunları bilen bile yok denecek kadar azdır. Türkiye’de ne olup bittiğini anlamak için AKP genel merkezinin nabzını tutmaya........