Gökhan Bacık yazdı | Dışarıdan ABD, içeriden mollalar: İranlılar ne yapacak? |
28 Haziran 2024’te İran’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerine seçmenlerin yüzde 39,9’u katıldı. 61 milyon seçmenden sadece 24 milyonu sandığa gitti. 61 milyon seçmenin bulunduğu İran’da seçimi Pezeşkiyan, sadece 10,4 milyon oy alarak kazandı.
Hem Tahran’da hem de Tahran eyaletinde seçime katılım oranları çok düşük gerçekleşmiştir: yüzde 23 ve yüzde 33. Yezd, Kum ve Horasan dışında diğer hiçbir eyalette seçime katılım yüzde 50’yi bulmamıştır. İran’da 31 eyalet bulunuyor. Arapların yaşadığı Huzistan’da katılım yüzde 30’un altında olmuştur. Yine Belucilerin yaşadığı Sistan ve Belucistan’da katılım yüzde 40 olmuştur.
İran’da yönetime ve doğal olarak rejime yönelik memnuniyetsizlik, 2017 sonrasında belirgin biçimde derinleşmiştir. 2017 yılında seçimlere katılım oranı yüzde 73’tü. Artan memnuniyetsizliğin iki temel nedeni vardır: Birincisi, rejim ekonomik olarak halkı rahatlatamıyor. Elbette ekonomik sorunların kaynaklarından birisi bu ülkeye yönelik kapsamlı ambargolar. İkincisi ise rejimin, gündelik hayatta özellikle farklı yaşam tarzlarını baskı ve zor kullanarak bastırmak istemesidir.
Halkın meşru gerekçelerle Şah’ı devirdiği 1979 Devrimi’nden sonra Humeyni, pek çok Şii merci-i taklidin bile kabul etmediği Velayet-i Fakih kurumunu oluşturdu. Buna göre İran’da en yüksek siyasi otorite bir dinî lidere verildi. Bu lider, başta ordu, medya ve dışişleri olmak üzere fiilen tüm kurumların üzerinde belirleyici kabul edildi.
Velayet-i fakihi İran Anayasası’nın 5. maddesi şöyle tanımlıyor:
“Velayet-i Asr Sahibi’nin (Allah zuhurunu yakın kılsın) gaybeti döneminde, ümmetin velayeti ve liderliği; adil ve takvalı, çağının şartlarını tam olarak bilen; cesur, dirayetli ve yönetsel yetkinliğe sahip olan fakihe aittir. Bu fakih, Madde 107 uyarınca bu makamın sorumluluklarını üstlenir.”
Şii (On İki İmam) inancına göre zamanın imamı 874 yılında kayıplara karıştı. İran Devrimi sonrası Humeyni, pragmatik bir manevra ile “İmam (yani Mehdi) geri dönene kadar onun yetkilerini kullanan bir makam oluşturalım” demiş oldu. Yani İran dinî lideri, ahir zamanda gelecek imamın/Mehdi’nin adına yetkilerini kullanıyor. Esasen bu, diğer otoritelerin dinsel bir inhiraf içinde olduğunu da içeriyor. Eğer yeryüzünde imam/Mehdi dönene kadar onun yerine görev yapacak biri varsa, ona uymak dinen de zorunlu olmalıdır.
Velayet-i fakihlik ile İran Devrimi, dinî bir inovasyon yaparak bir model geliştirmiş oldu.
Bu kurumun dinsel/teolojik tartışması bir kenara, politik sonuçları feci oldu. Devlet işlerinin mollalara havale edilmesi, ekonomi, dış politika ve pek çok alanda başarısızlıklardan başka bir şey üretmedi. Teşbihte biraz hata olacağını kabul ederek, bu durumu Türk okurlara şöyle anlatabiliriz: Türkiye’de ordu, medya, dış politika ve istihbarat Diyanet İşleri Başkanına bağlansa ne olur?
Yeri gelmişken not etmek gerekiyor: İslam tarihinde dinsel elitler ne zaman siyaset üzerinde en etkili olursa, genelde sorunlar yaşanmıştır. Şiilerin (İsmaili) altın çağı olan Fatimiler döneminde örneğin en üst otorite olan halife hem dini hem de dünyevi otoriteye sahipti. Yani Fatimiler bugünkü İran’ın Velayet-i Fakih düzeni gibi değildi.
Velayet-i fakihlik iki büyük sorun üretti. Birincisi, İran rejimi lehine güçlü bir meşruiyet söylemi üretememek. Siyasi meşruiyet üretmek zordur ve tepeden, bunu gaipteki imamı temsil eden biri üzerinden kolayca yapabileceğini düşünmek hayal kırıklığı yaratır. Kısacası siyasi meşruiyeti........