Ayhan Sicimoğlu ile söyleşi: “İstanbul 14 sene önce daha kentti, gusto parayla satın alınamaz”
Son güncelleme: 12 Eylül 2026 -
Ayhan Sicimoğlu ile söyleşi: “İstanbul 14 sene önce daha kentti, gusto parayla satın alınamaz”
12 Eylül 2026 Cumartesi
Tercih edilen kaynak olarak ekle
İSTANBUL (Medyascope) – Müzisyen, gezgin ve televizyoncu Ayhan Sicimoğlu, “gusto” kavramını, şehirli olmanın ne anlama geldiğini, İstanbul’un dönüşümünü, küreselleşmenin kentler ve mutfaklar üzerindeki etkisini, gastronomi kültürünü ve hız çağında değişen yaşam alışkanlıklarını Medyascope’a anlattı.
“Gusto”yu eğitim ve aile görgüsüyle ilişkilendiren Ayhan Sicimoğlu, bunun sonradan öğrenilebileceğini ancak her zaman tam anlamıyla içselleştirilemeyebileceğini söyledi. Sicimoğlu, “Gusto tam anlamıyla eğitim ve aile görgüsü. Sonradan öğrenilir mi? Evet. Ama çok enteresan bir şey oluyor: Bir yerde bu sonradan öğrenilen gustonun foyası ortaya çıkıyor. ‘Ne kadar keyifli, gustolu bir adam’ ya da ‘gustolu bir kadın’ derken, beklemediğin bir anda bir tokat yiyebiliyorsun. O zaman anlıyorsun ki orada ‘olmamış’ bir şey var” dedi.
“Gusto” ile maddi imkân arasında doğrudan bir ilişki kurulamayacağını söyleyen Sicimoğlu’na göre özellikle Türkiye’de ekonomik güç ile görgü ve yaşam kültürü her zaman aynı yönde ilerlemiyor. Paranın tek başına insanın davranış biçimini, kamusal alandaki tutumunu ya da zevk anlayışını dönüştürmediğini belirten Sicimoğlu, bu durumu Türkiye’ye döndüğü bir gün havaalanından şehir merkezine yaptığı yolculuk üzerinden anlatıyor.
Trafikte emniyet şeridini kullanan araçların büyük bölümünün pahalı otomobiller olduğunu, buna karşılık daha mütevazı araçların ve içinde bulunduğu taksinin sırasını beklediğini aktaran Sicimoğlu, yurt dışında gözlemlediği tablonun çoğu zaman bunun tersi olduğunu söylüyor. Sicimoğlu’na göre bu karşıtlık, para ile “gusto” arasındaki ilişkinin de özünü ortaya koyuyor: Ekonomik imkân artışı, tek başına görgü, kamusal sorumluluk ya da rafine bir yaşam kültürü yaratmıyor.
“Gusto parayla satın alınmaz”
Sizce iyi yaşamak esas olarak bir tüketim meselesi mi, yoksa parayla satın alınamayacak bir yaşama kültürü mü?
Gusto tam da bu sorunun cevabı aslında. Gusto parayla satın alınamaz. Ülkemizde bilhassa parayla hiç satın alınamıyor. Çünkü parası olanların da büyük bir çoğunluğunda gusto sıfır oluyor. Hiç beklemediğiniz insanlardan beklemediğiniz davranışlar görüyorsunuz; giyimde, bilhassa ev ve yaşam alanlarında uyumsuzluklar görüp şaşırıyorsunuz. Çok pahalı döşenmiş oluyor. Ama bedava verseniz, oturmam. Çünkü bunlar Frankenstein’ın evi gibi çıkıyor. Pırıltılı koltuklar, böyle bilmem ne… Hayat ve gusto sadelikten ortaya çıkar. Frapan ve abartılı gösterişten değil.
Şehirli olmak sizin için ne anlama geliyor, bir kenti kent yapan özellikleri ve orada yaşayanları kentli yapan özellikler nedir?
Şehirli olmak ne anlama geliyor? Gayet basit. Şehirli olmak, çok nüfuslu bir beldede oturduğunuz için sizin çok daha saygılı, çok daha titiz ve temiz olmanızı gerektiriyor. Çünkü birbirinizin alanlarına girme ihtimaliniz artıyor. İnsanları birer daire olarak düşünürsek, bu daireler birbiriyle kesişiyor. Kesişme ihtimali şehirde daha fazla. Kırsal alanda, yani “elini sallasan ellisi” diye bir laf vardır ya kesişme ihtimali daha az. Zaten birbirinizi tanıyorsunuz. Herkesin dairesinin şeklini biliyorsunuz. Bazıları elips, bazıları köşeli, bazıları sekizgen, bazıları altıgen, bazıları yuvarlak; adama göre. Ama şehirde bunu bilemiyorsunuz. Ve herkes bir şekilde ayağınıza basabiliyor.
Şimdi, büyük şehirde yaşamak sizi şehirli yapar mı? Yapmaz. Büyük şehirlerin aşağı yukarı hepsinde yaşadım; New York, Roma, Londra… O şehirlerde yıllarca yaşayıp da hâlâ uyum göstermemiş bir sürü insan gördüm. Onları zaten hemen fark ediyorsunuz. Bu beni rahatsız ediyor ama mesela o, bunun farkında değil. Enteresan bir şekilde. Beni rahatsız ettiği zaman kafama dönüyorum. Derin nefes alıyorum. Kendi tedavimi yapmaya çalışıyorum. Ama onun tedavisi çok zor.
İstanbul’a kent diyemiyorum. Hatta, dediğim gibi, gerçek bir kentsel oluşumdan giderek daha da uzaklaşıyor. Belki 14 sene evvel şimdikinden daha kentti. Ben 60, hatta zorlarsak 65 sene evvelini hatırlıyorum. Çocukluğum zamanında İstanbul kentti mesela.
İstanbul tarih boyunca göçle, farklı dillerle, dinlerle, mutfaklarla ve kültürlerle şekillenmiş bir şehir. “İstanbul Lezzetleri”nde de yemeğin göç ve kültürel kimlikle ilişkisi öne çıkıyordu. Sizce İstanbul bugün hâlâ farklı kültürleri içine alıp onlardan yeni bir kültür yaratabilen kozmopolit bir şehir mi; yoksa bu özelliğini giderek kaybediyor mu?
Lütfen bir kere YouTube’a girin ve arama motoruna “Ayhan Sicimoğlu İstanbul Lezzetleri” yazın. Karşınıza bir dokümanter çıkacak. Onu izleyin. İstanbul’un lezzetleri nereden gelmiş, kim getirmiş; Yahudilerle, Ermenilerle, Doğulularla yaptığım sofra muhabbetlerini orada tek tek göreceksiniz.
Bütün bunların yarattığı sentezin içinde ben de annemden dolayı yaşadım. Annem Kayseri kökenliydi. İki yaşında Kayseri’den ayrılıp, zengin bir ailenin kızı olarak Adana’ya gitmiş. Yazları da İstanbul’da bir köşkte büyümüş. Babam da Gaziantep İstasyonu’nun yapımında görev aldığı için Gaziantep’te üç-dört sene oturmuşuz. Ben çok küçüktüm, o günleri hatırlamıyorum. Annemin ailesi Kayseri’den göçmüş ama kökenleri Kayseri. Örf ve âdetlerinden de kopmamışlar. Dolayısıyla annem Kayseri mutfağını, İstanbul mutfağını, Adana mutfağını ve Antep mutfağını iyi bilirdi. Çok becerikli bir kadın olduğu için de bunları mükemmel yapardı.
Oralı olmak, o yemeği ya da o sofrayı iyi yapmak anlamına da gelmiyor. Sizin tabii becerinizin, el kabiliyetinizin ve en önemlisi damak zevkinizin olması gerekiyor. “Damak zevki” çok önemli. Şimdi Yunan adalarına gidiyorum. Yunanların damak zevki yok. Ama Türk adalarına gidiyorum; -Birkaç tane var elimizde, biliyorsunuz.- Onlarda damak zevki var. Enteresan bir şekilde. Mesela hiç unutmuyorum. Yemek konusunda çok önemli bir İtalyan arkadaşımla Rodos’taydık. Yemekleri hiç beğenemedik. Sonunda bize şehrin dışında bir lokanta tavsiye ettiler. Gittik; müthiş yemekler yedik, hâlâ unutamıyoruz. “Nasıl olur? Bunun aşçısı Yunanlı değil herhâlde” dedim. Sanki biliyormuşum gibi mutfağa gittik. Koca, iriyarı bir adam: Giritli Türk. Türkçesi yok. Aynı topraklarda büyümüşüz ama Türkçe konuşmuyor. Müthiş bir aşçı. İtalyan arkadaşım da “Belli zaten” dedi. Sonra o adamın lokantasını bir daha bulmaya çalıştık ama bulamadık. Şimdi yine çalışacağız bu yaz. Bakalım bulabilecek miyiz?
“Zincir restoranlarda yemek yiyemiyorum”
Dünyanın çok farklı şehirlerini uzun yıllardır geziyorsunuz. Küreselleşmeyle birlikte insanlar birbirlerinin kültürlerine hiç olmadığı kadar kolay ulaşabiliyor; fakat aynı zamanda dünyanın farklı şehirlerinde benzer kahvecileri, restoranları, otelleri, mağazaları ve yaşam tarzlarını görmeye başladık. Dünya birbirine yaklaştıkça şehirler kendi karakterlerini kaybediyor mu, yoksa küreselleşme ile dünya birbirine daha mı çok değiyor?
Valla bu yedinci sorunun cevabı beni çok rahatsız ediyor. Hangi havaalanına gitsem; Hong Kong’dan, Bangkok’tan, Kaliforniya’dan, Los Angeles’tan, Amerika’nın ufak bir kasabasından İstanbul’un yeni havaalanına kadar her yerde aynı markalar. Adını vermeyeceğim; enternasyonel, İtalyan kökenli ya da ne olduğu artık belli değil. Bunları büyük firmalar satın alıyorlar. Markasını biliyorsunuz ama sahipleri artık o değil. Büyük, dev bir firma alıp yutuvermiş. Dizaynlarını tutmuşlar. Bu globalizasyon yani.
İstanbul AVM meraklısı bir şehir, biliyorsunuz. Her AVM aynı. Aynı markalar orada da var, burada da var. Türk markalarından bahsetmiyorum, onlardan şikâyetim yok. Yabancı markalardan bahsediyorum. O beni üzüyor aslında.
Türkiye dâhil, bazı zincir lokantalarda yemek yiyemiyorum. Çünkü bunlar aynı mutfağa, daha doğrusu aynı depoya bağlılar. Bir genel merkez oluyor, yemeklerin çoğu o merkezde yapılıyor ve oradan şubelere dağıtılıyor. Sonunda bunlar, orada yapılmayan, bilmem nerede yapılıp soğuk zincirle gelen yemekler oluyor. Yani hiçbir lokantanın özelliği kalmıyor. Ben bunlarda yemek yemiyorum. İsimlerini vermeyeyim. Bu tür zincir lokantalar kusura bakmasınlar, oralarda yemek yiyemiyorum. Bunu yapıyorsanız, lütfen şubelerinizi kişiselleştiriniz.
Ahmet Güneştekin Medyascope’a konuştu: “Barış sokağa inemiyorsa, insanların birbirine bakışını değiştiremiyorsa eksik kalır”
“Turist ile seyyah tamamen ayrı şeyler”
Sizce bir yeri gerçekten “görmek” ne demektir? Turistle seyyahı birbirinden ayıran şey nedir?
Muhakkak ki tarihî eserleri, camileri, kiliseleri, tapınakları göreceğiz. Ama orada yaşayan halk nasıl yaşıyor? Ne yiyor? Biraz evvel dediğim uluslararası, markalı lokantalara gitmeyeceğiz. Oradaki halk ne yiyor, ona bakacağız. Ama halkın yediği lokantaların da iyisini seçmeye çalışacağız. Bazen aldanıyorsunuz. Dışarıdan çok güzel görünen bir lokantada çok kötü yemek yiyorsunuz. Tam tersine, “Eyvah, burası biraz pasaklı mı acaba?” diye şüpheyle baktığınız bir yerde çok güzel yemek yiyebiliyorsunuz.
Turist ile seyyah tamamen ayrı şeyler. Turist; “tour-ist”. Yani tur yapan insan. Aynı yerleri geziyor. Ben yurt dışına çekime gittiğim zaman çok zorluk çekiyorum. Bir rehber veriyorlar, rehber de çoğu yerde sadece klişe yerleri biliyor. Mesela bir İtalyan tur rehberi bana, “Ben burayı bilmiyordum. Siz benden daha iyi biliyorsunuz” dedi. Bazı yerleri ben rehbere gösterdim. O, klişe yerleri ezberlemiş.
Şimdi Türkiye’ye de gelseniz gezilecek yerler klişe. Akşam da “Turkish Night” diye sizi bir lokantaya götürüyorlar. Önünüze yarım bir zeytinyağlı biber dolması geliyor. Onu niyeyse yarım keserler; kesilen yerden pirinçler de kurur. Ardından “Turkish kebab” diyorlar. Türk mutfağının sadece kebaptan ibaret olduğunu zanneden turistin kanısı da burada doğrulanmış oluyor. “I love Turkish kebab” diye geziyorlar.
Turkish kebab muhakkak var ama o, Türkiye mutfağının........
