Cevat Düşün yazdı: IŞİD sosyolojisi ve tarihi |
Öncelikle, IŞİD’e yönelik Yalova’da gerçekleşen operasyonda yaşamını yitiren polis memurlarına rahmet, ailelerine başsağlığı diliyorum. Yaralananlara da şifa diliyorum. Bu üzücü olay, IŞİD’in yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte insanlık için tehdit oluşturan bir örgüt olduğunu bir kez daha görünür hâle getirmiştir. MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin, olayın yaşandığı gün yayımladığı kınama mesajında da ifade ettiği gibi, bu yapı hedef aldığı toplum veya coğrafya ayrımı gözetmeksizin masumlara yönelmiş bir şiddet üretme mekanizmasıdır. İnsanlığın ortak düşmanıdır.
2012’den itibaren IŞİD’in neredeyse gelenek hâline getirdiği, özellikle Noel ve yılbaşı dönemlerini hedef alan eylemler, örgütün küresel medya etkisini ve sembolik şiddet stratejisini bu yıl Türkiye üzerinden ortaya koymak istediğini göstermektedir. Türkiye’de İstanbul, Yalova, Konya, Kilis ve çeşitli şehirlerde örgüt hücrelerinin bulunduğu bilinmektedir. Bu yapılanmanın Türkiye’deki en görünür isimlerinden Ebu Hanzala (Halis Bayancuk), örgütün yerel ağlarını, militan devşirme hatlarını ve lojistik faaliyetlerini uzun süredir yöneten figürlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Zaman zaman toplumun gazını almak için ona yönelik tutuklamalar ve gözaltılar gerçekleştirilse de kısa süre sonra serbest bırakılmaktadır. Bu tablo, güvenlik mekanizmalarının yanı sıra toplumsal farkındalığın ve siyasal kararlılığın da IŞİD’e karşı mücadelede oldukça yetersiz olduğunu ortaya koymaktadır.
Örgütün yayılımını ve şiddet kapasitesini anlamak için IŞİD’in tarihsel köklerini, teolojik referanslarını ve sosyolojik arka planını analiz etmek gerekmektedir. Aristoteles’in şehir kavramını toplumsallık ve ortak yaşam ilkesi üzerinden inşa etmesine karşın, IŞİD’in işgal ettiği kentlerde hâkim olduğu mantık; “şehrin topluma değil, toplumun şehre itaat ettiği” bir terör ve şiddet yönetimiyle tahakküm düzenidir. Modern literatürde bu anlayış, Durkheim’ın “kolektif bilinç” kavramının radikalleşmiş ve dışlayıcı bir biçimi olarak yorumlanabilir; zira IŞİD tarafından oluşturulan hukuk kurgusu, akademik anlamıyla henüz yeterince çalışılmamış olsa da, yeni bir cezalandırma sistemi ve dinî normların siyasal araçsallaştırılması üzerine inşa edilmiştir.
Örgüt, 13. yüzyıldan itibaren İslam tarihinde tekrarlayan dışlayıcı, militan ve şiddeti kutsayan selefi yorumların güncel bir tezahürü olarak yeniden form alarak ortaya çıkmıştır.
IŞİD, 2013’ten itibaren Amaq Haber Ajansı ve sosyal medya mecralarını sistematik biçimde kullanarak savaş alanını dijital dünyaya genişletmiş; kimlik üretimi, duygusal manipülasyon ve militan devşirme süreçlerini küresel kullanıcıların en savunmasız bilişsel boşluklarına sızan bir psikolojik operasyon rejimine dönüştürmüştür. Bugün bile örgüt, dinî söylemi istismar ederek insanların vicdan, aidiyet ve inanç alanlarına müdahale eden son derece agresif bir dijital manipülasyon stratejisini sürdürmektedir.
Suriye’nin Rakka kentinde kendisini halife ilan eden Ebu Bekir el-Bağdadi’nin örgüt içindeki “karizmatik liderlik” inşası, Max Weber’in otorite kuramıyla da açıklanabilir: Bağdadi, kendisini dinî meşruiyetle donatırken örgüt üyelerinden mutlak biat talep eden total bir bağlılık sistemi kurmuştur. Bu yapı, tarihsel olarak ilk temel referansını 7. yüzyılda Hendek Savaşı sonrası yaşanan Benî Kureyza hadisesine dayanarak varlığına ve şiddet eylemlerine meşru bir ideolojik öykü oluşturmaya çalışmaktadır.
Bir başka perspektiften ele almak gerekirse, IŞİD’i 11. yüzyıldan itibaren etkisini periyodik biçimde hissettiren radikal “cihatçı” hareketlerin günümüze uyarlanmış bir versiyonu olarak yorumlamak mümkündür. Bağdadi’nin ideolojik temellerini oluşturan öğretiler arasında İbn Teymiye’nin etkisi belirgindir. ABD’nin Irak’ı işgali sonrası ortaya çıkan güç boşluğunu, tıpkı 13. yüzyılda Moğol istilaları döneminde İbn Teymiye’nin yaşadığı siyasal çalkantıları fırsata çevirmesi gibi, Bağdadi kendi ideolojik propagandasını yaymak için kullanmıştır.
Hasan Sabbah’ın 11. yüzyılda Nizârî-İsmailî yapısı etrafında kurduğu suikastçı militan örgütlenme modeli ise, IŞİD’in “zebehun” (kafa kesenler) olarak adlandırılan infaz ritüellerinin ve düşmanı sindirmeye yönelik aşırı şiddet romantizminin tarihsel kökenleri arasında sayılabilir.
İbn Teymiye’nin radikal fikirleri, Memlûk dönemindeki siyasi kırılmalar sırasında yükselmiş; ancak aynı hızla bastırılmıştır. Onun düşünsel mirası, 18. yüzyılda Muhammed bin Abdülvahhab tarafından Vahhabilik hareketi içinde yeniden canlandırılmıştır. Abdülvahhab’ın Osmanlı’ya karşı savaş çağrısı, Suud ailesiyle kurduğu ittifak ve Kerbelâ’dan Hicaz’a uzanan saldırılar, modern selefi ideolojinin siyasal-askerî temelini oluşturmuştur. Bu miras, 20. yüzyıl boyunca Arap toplumlarının modernleşme süreçlerine dâhil olamaması, monarşik yönetimler, dış müdahaleler ve toplumsal durgunluklar sonucunda daha da sertleşmiştir.
Günümüzde IŞİD’in “cihat” anlayışı, İbn Teymiye ve Abdülvahhab’ın düşünsel kaynaklarından beslense de önemli bir kırılmayla ayrılır: “İçtihadın kapısını kapatan” geleneksel selefi düşünce, tarihsel süreklilik içerisinde şiddeti çoğunlukla savunma veya restorasyon amacıyla temellendirirken; IŞİD bu anlayışı küresel bir saldırı doktrinine dönüştürmüştür. Örgütün şehitlik, intihar saldırıları ve medya üzerinden yürüttüğü performatif şiddet politikası, modern radikalizmin en çarpıcı örneklerindendir.
Bu bağlamda IŞİD, 11. yüzyıl Haşhaşilerinden 18. yüzyıl Vahhabi hareketine uzanan radikal damarlarla bağ kurmakla birlikte, dijital çağın araçlarını, devlet otoritesinin çöktüğü bölgeleri ve kimlik kriziyle boğuşan genç nüfusları manipüle ederek kendine özgü bir şiddet ideolojisi üretmiştir. “Zebehun” geleneği de bu şiddet romantizminin tarihsel izlerini taşıyan bir semboldür: Düşmanı yalnızca ortadan kaldırmayı değil, korku üretmeyi amaçlayan temsilî şiddetin öznesi olarak kendini küresel seviyede konumlandırmayı başarmıştır.
IŞİD’in ortaya çıkışı, 2000’lerin başına dayanan çok boyutlu bir radikalleşme sürecinin ve örgütlü şiddetin gelişiminin sonucudur. IŞİD’in temel çekirdeği, 2002 yılında Ebu Musab el-Zerkavi tarafından Irak’ta kurulan “Cemaat el-Tevhid vel-Cihad” yapısına dayanmaktadır. 2003’teki ABD işgali, Irak’ta devlet otoritesinin çökmesine ve toplumsal boşlukların artmasına yol açmış; bu durum Zerkavi’nin örgütünü genişletmesini ve uluslararası “cihatçı” ağlarla bağlantı kurmasını kolaylaştırmıştır. 2004’te Usame bin Ladin’e biat eden Zerkavi, örgütünü El Kaide’nin Irak kolu hâline getirmiştir. Bu dönem, örgütün ideolojik sertliğinin, mezhepçi yaklaşımının ve şiddetin stratejik bir araç olarak kullanılmasının temelini oluşturmuştur.
Zerkavi’nin 2006’daki ölümünün ardından örgüt, liderlik değişimiyle “Irak İslam Devleti” adını benimsemiş ve uluslararası........