Burak Karataş yazdı: Saint-Antoine’da son tango

“Oğlum, bir gün olsun camiye gitmişliğin yoktur, şimdi nereden çıktı bu iş?”

Yok, valide hanım böyle seslenmedi tabii. Ondan habersiz gittik çünkü haklı olduğunu biliyorum.

Öteden beri düşünür dururum: Bu “Türk aydını” dediğimiz nasıl bir canlıdır? Ne yer, ne içer, ne okur, ne anlatır? Nerelerde görünür, nerelerde yaşar?

Eskiden bu son dediğime örnek olarak Markiz, Lebon, Baylan gibi ünlü pastaneler; Küçük Sahne gibi tiyatro salonları; Yıldız, Emek, Atlas gibi sinemalar verilirdi.

Bir de Rejans

Seksenli yıllarda böyle bir moda yaratılmıştı; kimi İstanbullu aydınlar, Özal sonrası gelişen ve değişen Türkiye’nin hızına yetişemiyorlardı. Bir “İstanbul nostaljisi” havası oluştu, rahmetli Çelik Gülersoy bir yandan, yazar çizer taifesi bir yandan, yarı-aydınlar bir yandan harıl harıl bu işe koşuldular, “elden kayıp gitmekte olan bin kocadan arta kalmış bive-i bâkir”i kurtarmak istediler… İstanbul, elden gidiyordu.

Çelik Bey ve kimi aydınlar aslında iyi niyetliydiler, nostaljinin bir yanılgı olduğunu anladıkları gibi işin peşini bıraktılar. Berikiler ağlaşmayı bugün bile sürdürüyorlar.

İşte bu nedenle, kendini Marksist olarak gören, ortamlarda caka satmak adına yerli yersiz “ateist” olduğundan dem vuran birileri, Noel gecesi Saint-Antoine Kilisesi’ne gitmek gibi kimi gariplikler yarattılar.

Ben bunun ardında yatan nedeni merak ettim ve aradan geçen onca zamanın izini sürerek Noel günü kiliseyi görmeye gittim.

Karanlıkta bir ışık parladı ve karanlık onu anlamadı” demek… Tüm Hıristiyanların Noel’ini kutlarız, herkese mutlu seneler!

Bunun nedeni bu farklılıklarda yatmıyor aslında, arada derin bir sevgisizlik ve suni bir nefret var. Meselenin kökü burada. İki taraf da ülkesine ve birbirlerine öyle yabancılaşmış ki konu bir noktadan sonra önemsizleşiyor ve hırlaşma bâki kalıyor.

Bu yıl gene öyle oldu. Seneye de öyle olacak.

Oysa Türkiye epey........

© Medyascope