Baldıran Zehiri – Melih Demirel Yazdı |
Onlar, çağrıldığında gelen, gönderildiğinde giden… Ama unutulduğunda bile onurundan vazgeçmeyenler. Melih Demirel, “bozkırın çocukları” üzerinden Anadolu’nun sessiz hikâyesini anlatıyor.
Onlar, çağrıldığında gelen, gönderildiğinde giden… Ama unutulduğunda bile onurundan vazgeçmeyenler. Melih Demirel, “bozkırın çocukları” üzerinden Anadolu’nun sessiz hikâyesini anlatıyor.
Baldıran zehiri (Conium maculatum), coniine adlı güçlü bir alkaloid içeren, özellikle solunum sistemini felç ederek ölüme yol açan son derece toksik bir bitki özütüdür. Antik Yunan’da (Sokrates örneği) idam yöntemi olarak kullanılan bu bitki, maydanozgiller familyasındandır ve beyaz çiçekleriyle bilinir…
Öyle öngörü, istikamet, iktidarın kaşı, muhalefetin gözü, politikanın kiri ve “ne olacak bu memleketin hâli?” de yok. Bugünkü meselenin aslında başlıkla da alakası yok. Sadece bağrında taş basmaya yer kalmayan bozkırın çocuklarının, Antik Yunan’daki Sokrates ile olan; “Ölümü bile öldürürüm de yine de size minnet eylemem.” tavrının benzerliğinden mütevellit…
Yazın kavurucu sıcağından ve kışın ayazından nasibini daima alan —öyle keyfî değil tabii— yazın tarlada buğday hasadından, kışın da fukaralığın yüze vuran acı tokadından… Kalaylanmaktan perişan olmuş üç kuşaklık tencerede pişen bulgur aşını kuru soğan ve tandır ekmeğiyle birlikte ziyafet sayan; hele bir de helkesinde ayran varsa onlardan kralı olmayan, gönlü cebine muhalif şekilde zengin bozkırın çocukları…
Delik olsa da ayağındaki kara lastik, dert etmek öte dursun, basabildiği için kendi öz yurdunun toprağına doyasıya ve özgürce şükürden yeri göğü inleten; gönlünün bir yeri Kerbela’da kalmış, binlerce yıldır kurduğu çadırını kerpiçten ev yapmış, sıvası eksik kalmış ama damının üstünden ay yıldızlı bayrağını asla eksik etmemiş; bazen şehadetten, bazen zaferden, bazen sevinçten ama daima… bozkırın çocukları…
“Baba” derler ya devlete… O tabir işte Anadolu’nun tam ortasından yerleşmiştir literatüre. Koşulsuz aidiyetin dile vurumudur. Baba der ki; gel askere, gider. Baba der ki, gerekirse şehit ol, olur. Baba der ki vergi, verir. Ez cümle baba ne derse ikiletmez, boynu kıldan incedir bozkırın çocuklarının ama… Yeri geldiğinde de dayanmışsa bıçak kemiğe; “Ferman padişahınsa, dağlar bizimdir.” der, çekilir zirvelere… Dikkat edin, çıkar değil; çekilir. Nitekim ittir dağa çıkan… Efeler dağlara çekilir…
Yeniçeriyken en önde durmuş, Hacı Bektaş-ı Veli’ye yoldaş, erenlere sırdaş olmuş; bozulunca nizam “ille kurtuluş” demiş, mavi gözlü devin yanında hizaya durmuş, gitmiş cephelere, bin gitmiş iki kalmış; garibine abdal, zenginine bey demiş; kavgası bir tavuk, bir tırpandan… En büyük zaafı, her baktığını kendi gibi görmesinden mütevellit bozkırın çocukları…
Bâkî olanın hep merkezinde kalmış ama hiç üstüne konulmamış; koca bir evse bu memleket, evin büyük çocuğu misali az olanla yetinmiş, ille bütünlük demiş. Elektrik direkleriyle de arası olmadığı için ödeyemediği faturasının ardından gaz lambası yakmış ama memleket yanmasın diye de hep kendisinin yanmasından yana olmuş bozkırın çocukları…
Eyvah ki okumuşu politik olmuş; biri kendini sağa, diğeri sola vurmuş… Mamak’ta, Metris’te dayaktan usanmış; yokluktan, mahkemelerde giydiği kendine on beden büyük ceketlerle heyeti memleketi kurtarmak konusunda ikna etmek için anlatmış… Anlatmış… Ama sözleri duvarları aşamamış; acıları yüreklerde yara kalmış; sevgi ve saygılarından toprağına doyamadıkları Ankara’nın Ulucanlar’ında şafak vakitlerinde asılmış bozkırın çocukları…
Tezene olmuş, bozlak olmuş, Neşet olmuş, Mahzuni olmuş; türkü olmuş… Keyiflenmiş, şimşir düşmüş eline; “Hüdayda!” demiş kahyasına —keyfine— seğmen olmuş sırtlarında başkentinin; eyvallah demiş bazen hüzünle, bazen sevinçle bozkırın çocukları…
Baldıran zehri demiştik değil mi… Baldıran zehri…
Az çok bahsettik işte meftunu ve gönüllüsü olanlardan…
“Gel” deyince gelen, “git” deyince giden, “öl” deyince ölen, “kal” deyince kalandan…
Ekerken, biçerken hatırlanan, ancak yerken unutulandan…
Mezar taşlarına “garip”, kaderlerine “cefakâr” yazdıranlardan…
Kimseye minnet etmeyip, ölümü öldürürüm maksadıyla baldıran zehri içip de ölünce de “Kusura bakmayın, sizi de üzdük.” diyecek kadar… (Neşet Ertaş’ın sesiyle okuyun)… bir tuhaf olandan…
Bozkırdan… Bozkırın çocuklarından… Stepleri güneşe muhtaç olan Anadolu’dan…