Şiddet Yapısal Bir Sorundur – İlkay Kumtepe Yazdı |
Artan şiddet olayları bireysel değil, toplumsal bir sorunun sonucu. İlkay Kumtepe, şiddetin arkasındaki yapısal ve kültürel nedenleri çarpıcı bir şekilde analiz ediyor.
Artan şiddet olayları bireysel değil, toplumsal bir sorunun sonucu. İlkay Kumtepe, şiddetin arkasındaki yapısal ve kültürel nedenleri çarpıcı bir şekilde analiz ediyor.
Şiddet, bireyin fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik yönden zarar görmesiyle ya da acı çekmesiyle sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel hareketleri, buna yönelik tehdit ve baskıyı ya da özgürlüğün keyfi engellenmesini de içeren, fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü veya ekonomik her türlü tutum ve davranıştır. (https://evicisiddet.adalet.gov.tr/SIDDET_NEDIR.html) Adalet Bakanlığı şiddeti bu şekilde tanımlamış. Ardından şiddetin türlerini ve şiddete karşı alınabilecek önlemleri, başvurulabilecek kurumları özetlemiş. Tabi Adalet Bakanlığı burada aile içi şiddet konusunda bireyleri yönlendirmek için bu bilgilere yer vermiş.
Bizim şu anki konumuz ise toplumsal şiddet. Biz bir aileyiz dediğimiz ülkemizin her yanında her kesime (öğretmen, sağlıkçı gibi meslek gruplarının yanında kadın, çocuk, hayvan gibi fiziksel olarak daha zayıf ve korunmasız olanlar) karşı yükselen şiddet eylemlerine nasıl dur diyeceğimizin hesabını yapıyoruz. Bu kadar yaygınlaşan şiddeti basit gerekçelerle açıklamak ve günübirlik önlemlerle durdurmak elbette mümkün olmayacaktır.
Johan Galtung’un kavramsallaştırdığı yapısal şiddet, temel insan ihtiyaçlarının önlenebilir bir şekilde bozulmasıdır ve doğrudan fiziksel bir aktörden ziyade sistemin kendisinden kaynaklanır. Yani şiddet sessiz ve yavaş ilerleyen bir baskı mekanizmasıdır.
Yapısal şiddet, faili belirsizdir. Ama diyeceksiniz ki eğitimciye, sağlıkçıya, kadına şiddet uygulayanlarda fail belli. Haklısınız. Ancak bu şiddet kurumların, yasaların, kültürel değerlerin işleyişinden kaynaklanır. Ve toplumda dezavantajlı durumda olan kadın, çocuk, yoksul gibi grupların var olan durumlarının korunmasını sağladığı için sistematiktir.
Galtung’a göre şiddet çok geniş bir kavramdır ve bunu “şiddet üçgeni” olarak tanımlar.
Fiziksel şiddet, en görünür elle tutulur olandır. Ama aslında buzdağının görünen yüzüdür. Burada bir fail vardır. Herkes bu failin neden fiili işlediği ile ilgileniriz. Görünen kısmı çözmeye, tedbir almaya çalışırız. Sözgelimi okullarda şiddet olaylarının artması sonucu güvenlik tedbirlerini arttırmayı düşünmek gibi. Oysa faili o fiili işlemeye yönlendiren gerçek nedenleri sorgulamayız. Sorgulasak da gerçek nedenleri ortadan kaldırmaya gücümüz yoktur.
Yapısal şiddet ise buz dağının asıl boyutu ve gizli kalmış kısmıdır. Yoksulluk, sosyal adaletsizlik, eğitime erişimde eşitsizlikler, cinsiyet ayırımına dayanan eşitsizlikler şiddeti besler.
Şiddet üçgenini üçüncü ayağı ise kültürel şiddettir. En görünmez kısımdır. Toprağın altındadır, kök salmıştır derinlere ve yukarıdaki şiddeti besler. Hem doğrudan hem yapısal şiddeti meşrulaştıran tüm kültürel değerler bu bölümü oluşturur. “Erkek adam …” “Kadının sırtından sopayı…” “kızını dövmeyen…” gibi şiddeti yücelten söylemler en iyi besin kaynağıdır kültürel şiddetin.
Galtung’un yaklaşımı, şiddetle mücadelede sadece fiziksel engellemenin yeterli olmadığını, toplumsal yapıdaki adaletsizliklerin (yapısal) ve şiddeti besleyen zihniyetin (kültürel) değiştirilmesi gerektiğini vurgular.
Ben de sıradan bir insan olarak diyorum ki;
Küçük bir çocuk oynarken arkadaşlarına vurdu “ama o da…” diye başlayan cümlelerle çocuğumuzu kayırdık.
Bağırarak, ağlayarak istediğini yaptırmaya kalktı “çocuktur, büyüyünce geçer” dedik.
Okula başladı, arkadaşları ile sürekli kavga etti “ama…” diye çocuğumuzu haklı gördük.
Biri sana vurunca sen de ona vur dedik.
Evde birbirimize bağırdık, kimin sesi yüksek çıkarsa onun sözü geçerli oldu.
Ve çocuklarımızı sanal dünyadaki oyunlara teslim ettik.
Çok küçükten eline verdiğimiz sanal dünyada silahlar insanları öldürüyor ama tekrar canlanıyor karakterler. Arabalar uçuyor, vuruyor, kırıyor, patlatıyor ama hepsi sanal. Gerçek yaşamda bunların oluşturacağı yıkımı bilmediler. Bunların hiç biri zarar vermez sandılar.
Çocuklarımızı aldık yanımızda tv. Dizilerine daldık beraberce. Hoş başka türlü bir eğlenceye yetecek maddi gücümüz de yok. (işte yapısal boyut)
Ne vardı dizilerde? Bolca şiddet. Herkes kahramanın yerine koyar kendini, kimse yardımcı rolde değildir. Başkahraman da hep haklıdır. Haklı olduğu için şiddet onun hakkıdır. Vurur, kırar, delikanlıdır, yiğittir, erkek adamdır. Bunları hep örnek aldı sessizce çocuklarımız.
Başka dizilerde, programlarda kültürün en yoz hali sunuldu bize gümüş tepsilerde. Özenle izlediğimiz hayatlar çocuklarımızın kişiliğinde derin yaralar açtı bizden habersizce.
Şiddeti içselleştirdik, şiddeti normalleştirdik.
Nasıl bir toplum istiyoruz sorusunun yanıtını eğitim verir. Biz eğitimi feda edersek toplumu feda ederiz, geleceği feda ederiz. Zamanın gereklerine uyduramazsak eğitimi, okullarda zamanını çaldığımız çocuklar failler olarak çıkar karşımıza.
Toplumda yapısal reformlar, eğitimde köklü düzenlemeler yapılmazsa şiddetin kökünü kazımak mümkün olamaz. Buz dağının görünmeyen kısmına odaklansak mı?